18Vallahi gördü rabbının âyâtından en büyüğünü gördü Vallahi gördü Rabbının âyatından en büyüğünü - (.......) kasemin cevabı,(.......), tahkık ile takviyesi, âyat, acaibât demektir. Elkübrâ da iki vecih vardır. Birincisi gösterildiği vecihle (.......) nin mef'ulü olarak (.......) sebkindedir. İkincisi, âyatın sıfatı olup vallahi rabbının en büyük âyatından bir şey gördü demek olur. Üçüncü bir ma'nâda (.......) zaid olarak vallahi rabbınnı en büyük âyetlerini gördü demek olabilir. Hasılı Mi'racda rabbının rübubiyyeti âyatından, mülk-ü melekûtü acaibâtından kelâmın ifadesi hududuna sığmıyacak ve ancak müşahede ile irilebilecek en büyük âyetini veya en büyük âyetlerini gördü demek oluyor. Şu halde bu âyetin ne olduğunu iyzaha kalkışmak haddimiz olmaz. Görülüyor ki, rabbını gördü denilmemiş, rabbının âyatından en büyüğünü gördü denilmiştir. Bundan ru'yeti zatı anlamağa zâhiren hak görünmez. Gerçi yukarıdaki (.......) bu âyetten ıbaret değildir denilebildiğine (.......) kurbi zate işaret olduğuna göre ru'yeti zat ve onun ru'yeti basariyye mi yoksa mücerred ru'yeti kalbiyye mi olduğu hakkında bahse de bir mecal görülebilirse de âyâtın en büyüğünü gösteren bu âyet bütün yukarıki beyanatın zübdesi demek olduğundan yukarıki (.......) bâşka olduğu takdirde de bundan daha büyük olamamak ıktiza edecektir. Buharîde Mesruk tarikıyle Hazret-i Aişeden şöyle tahriç olunmuştur: Mesruk demiştir ki, Hazret-i Aişe radıyallahü anhaya dedim: valide hazretleri! Muhammed sallâllahü aleyhi ve sellem rabbını gördü mü! müşarünileyha dedi ki, söylediğinden tüylerim diken diken oldu. Nerdesin şu üçten ki, her kim onları sana söylerse yalan söylemiştir. Her kim Muhammed sallallahü aleyhi vesellem rabbını gördü derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: (.......) Ve her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: (.......) Ve her kim sana o kemetti derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: (.......) ve lâkin o Cibrîl aleyhisselâmı iki kerre suretinde gördü. Yine Buharîde Abdullah İbn-i mes'uddan: Cebraîli gördü altıyüz Cenahı vardı, yine Abdullahdan (.......) demiştir ki, Cennetten yeşil bir refref gördü ufku seddetmişti. Demek ki, görülen âyât, Cibrîlden ıbaret değildir. Bundan başka Müslimde: şunlar da rivâyet edilmiştir: 1) Atâ tarikıyle İbn-i Abbastan: onu kalbi ile gördü. 2) Ebû l'aliye tarikıyle İbn-i Abbastan: (.......) onu fuadı ile iki kerre gördü demiştir ki, rabbını gördü diye tefsir etmişlerdir. Buna mukabil Buharîdekinden başka bir de daha mufassal olmak üzere Mesruktan şöyle rivâyet etmiştir. 3) Mesruk demiştir ki, Hazret-i Aişenin yanında idim, dedi: ya ebâ Aişe: üç, her kim onlardan birini söylerse Allah’a karşı büyük iftirâ etmiş olur. Nedir onlar? dedim. Her kim dedi: Muhammed sallallahü aleyhi vesellem rabbını gördü diye zu'mederse Allah’a karşı büyük iftirâ etmiş olur», ben dayanıyordum oturdum da ya ümmel'mü'minîn dedim bana müsaade buyur, acele etme, Allah azze vecelle (.......) buyurmadı mı? Bunun üzerine ben dedi: bu ümmetin Resulullahdan onu ilk evvel soranıyım, buyurdu ki, o Cibrîldir, Onu yaratılmış olduğu suret üzere bu iki kerreden başka görmedim, Semâdan inerken gördüm, hılkatinin büyüklüğü Semâ ile Arz arasını örtmüş idi» dedikten sonra müşarünileyhâ: hem işitmedin mi dedi: Allahü teâlâ (.......) buyuruyor ve işitmedin mi Allahü teâlâ (.......) buyuruyor. İlâ âhiril hadîs. - Bu rivâyette hadîs, Hazret-i Aişenin kendi ictihadı olmak ihtimaliyle mevkuf kalmıyor. Hazret-i Peygambere müsned de olmuş oluyor, bunun için Müslim buna etemm ve atvel demiştir. - 4) Abdullah İbn-i Şakîk ebû Zerden: dedi ki, Resulullah sallallahü aleyhi vesellem Hazretlerine «rabbını gördün mü» diye sordum (.......) = bir nur anı nasıl görürüm, yahud nereden görürüm?» buyurdu. - 5) Bir de Abdullah İbn-i Şakîk demiştir ki, Ebû zerre: Resulullahı göreydim sorardım dedim, neyi sorardın? dedi, rabbını gördün mü? diye sorardım dedim, Ebû zer dedi ki, ben sordum da buyurdu ki, (.......) bir nur gördüm» (.......) Kâdî Iyaz, Şifai şerifte der ki, bir cemaat Hazret-i Aişenin kavlincedir. İbn-i Mes'uddan ve Ebuhüreyreden meşhur olan da budur. Bu vechile Muhaddisîn ve Fukaha ve Mütekellimînden bir cemaat Dünyada ru'yetin imtinaına ve inkârına kail oldular. İbn-i Abbastan meşhur olan ise Peygamberin rabbını gözleriyle görmüş olmasıdır. Hattâ rivâyetlerinin ba'zı tarafında - Hâkim, Nesâî , Taberanî rivâyetlerinde - Allahü teâlâ Mûsaya kelâm, İbrahime hullet, Muhammede ru'yet ile ıhtisas buyurdu demiştir. Eş'arî ve eshabından bir cemaat da Peygamberin Allahü teâlâyı basari ile ve baş gözüyle gördüğüne kaildir. Ba'zı meşâyıh de göz ile ru'yette tevakkuf eylemiş, bu babda vazıh bir delil yoksa da caiz olduğunu söylemiştir. Kâdî Iyaz der ki, evet, hiç şübhesiz hakk olan budur. Allahü teâlânın Dünyada görülmesi aklen caizdir, akılda onu muhal kılacak bir şey yoktur. Şeri'de de istihalesine, imtinaına kat'î bir delil yoktur (.......) gözler ihata edemez veya her göz göremez demek gibi te'vilâta müsaid bulunduğu için imtina'da huccet değildir. (.......) de umum üzere değildir. Maamafih Peygamberimizin gözle ru'yeti hakkında da kat'î nass yoktur. Çünkü bu babda en ziyade i'timad edilen (.......) nin iki âyetidir. Bunlar da ise ıhtilâf me'sûr ve ihtimal mümkindir. Peygamberden tevâtür yok, İbn-i Abbasın kavli de kendi i'tikadıdır ve Peygambere isnad etmemiştir ilâ. Şifa şerhinde Aliyyülkarî, Gazalî ihyasında sahih olan Resulullah sallallahü aleyhi vesellem Mi'rac gecesi Allahü teâlâyı görmedi demiş ve lâkin nevevî Fetavade ru'yeti tashih etmiş ve onu muhakkıkînden nakleylemiştir diye kaydeder. Fahruddîni Razî tefsirinde: cihetsiz mukabelesiz ru'yetullahın cevazından bahs ettiğinden ve Ehl-i Sünnete göre ru'yetin kudreti abd ile değil, Allah’ın iradesiyle olduğunu ve Allahü teâlânın diler gözde dilerse gönülde idrak halk edebileceğini ve Sahabe beyninde mes'elenin muhtelefünfih olup vuku'da ıhtilâf, cevazda ittifaka delâlet eylediğini söyledikten başka bilhassa der ki, (.......) kavlinde şuna delil vardır ki, Hazret-i Peygamber sallallahü aleyhi vesellem Mi'rac gecesi Allah’ın âyatını görmüş Allah’ı görmemiştir. Maamafih bunda hılâf da vardır. Bunun vechi: Allahü teâlâ Mi'rac kıssasını ru'yeti âyât ile hatmetmiş (.......) de de (.......) buyurmuştur eğer rabbını görmüş olsa idi mümkin olanın en büyüğü olurdu, o takdirde âyet, ru'yet olur ve en büyük şey ru'yetten ıbaret bulunurdu (.......) Ya'ni bizzat Allah’ı ru'yet olsa idi Mi'racın en büyük gayesi o ru'yet olacağından sonunda (.......) veya (.......) diye onun söylenmesi ıktıza ederdi. Razînin bu son ifadesi bize diğer bir ma'nâ ıhtar etti. Ru'yet en büyük âyet olunca burada «kübra» yı ru'yet ile tefsir edebilmemiz lâzım gelecektir ki, bunu iki vech ile mülâhaza mümkindir. Birisi: rabbının âyatından, ya'ni acaibi mu'cizatından en büyüğü olan ru'yet mu'cizesini gördü, Âhırette ümmetinin göreceği gibi beni gördü demek olabilir. Bir de en büyük âyet olan ru'yetin hakikatini gördü demek olabilir. Çünkü (.......) âyetinde de geçtiği üzere basarların künhünü ve binaenaleyh ru'yet denilen fi'lin hakikatini Allah bilir. O halde ru'yetin hakikatini görmek (.......) hadîsi (.......) mazmunu üzere Allahü teâlânın Resulullahda tecelli eden en büyük âyat ve delâili kurbundan olmuş olur. Bu ma'nâca âyeti kübrâ hakikati muhammediyye demektir.(.......) kasrında bu ma'nâya bir tenbih olsa gerektir. Aliyyülkari bu mes'ele hakkında güzel bir tevfık yaparak der ki, Allahü a'lem bu müşkil mes'elede delillerin beynini cem'etmek mümkin olur şöyle ki, ru'yeti isbata delâlet ederek varid olan ancak tecelliyi sıfat i'tibariyledir. Ru'yeti nefye işaret ederek varid olan da tecelliyi zata mahmuldür. Çünkü zati şey'in tecellisi ancak hakikatinden keşf ile olur bu ise Allahü teâlânın zati hakkında ihata ve hıyatası i'tibariyle muhaldir. Netekim (.......) buyurulması ve (.......) buyurulması buna delâlet eyler (.......) kavlinde rabbın zikriyle ca'l ta'bir olunmasında buna bir telvih, kezalik (.......) kavlinde bir telmih ve Peygamberin (.......) Bedr gecesi Kameri birbirinizle sıkışmıyarak gördüğünüz gibi göreceksiniz» kavlinde de bir tasrih vardır. Velhasıl Dünyada ma'rifetten yakınen bilinen ukbâda ona ayni yakîn olur. Bununla beraber hakıkati zatiyyeden kâşif olan tecelliyyati sıfatiyyenin de makamatı ebediyye ve halâti sermediyyede nihayeti yoktur. Seyr ilâllahda müntehi olan sâlik Cennette yine seyr fillâh ile ebeden sair olur. (.......) buyurulmuştur. Maamafih onun evveliyyetine bidayet olmadığı gibi âhiriyyetine nihayet de yoktur. (.......) Nazmı celîlin zâhirinin muktezasını beyanda da iki noktai nazar üzere söz söylenmiştir. Sahib Keşşaf şöyle cezmeder: nazmın zâhiri ekserin dedikleri gibi dünüvv ve tedellînin Peygamber ve Cibrîl arasında olup mer'înin Cibrîl ayehisselâm olmasıdır. Hazret-i Peygamberin Hazret-i Aişeye cevabı haberi sahih olunca ona kail olmaktan kimse vareste olamaz. Allâmei Tıybî de demiştir ki, nazmın muktezası şudur: kelâmın cereyanı (.......) ya kadar kelâm vahiy emri ve Melekten telâkkîsi ve hasımların şübhelerinin ref'i hakkında (.......), kavline kadar da cenabı akdese uruc hakkındadır. Her sahib lübb olana hafiy değildir ki, (.......) makamı «Cibrîl Allah’ın kuluna vahyetti» ma'nâsına hamilden ibâ eder. Zira erbabı kulûbun zevkı ondan iki sir söyleşen beynindeki yakınlık ma'nâsını tadar ki, ona bisatı vehim zıyk, nıtakı fehim na mutıktır (.......) Bu tafsılâttan sonra bizim de Hazret-i Aişe hadîsinin Peygambere merfu' olan noktasını i'mal ile beraber nazmın cereyanından anladığımızın hulâsası bu minval üzeredir. Evvelâ Resullahın Cibrîl vasıtasiyle (.......) mısdakınca ta'limi, sonra istivâ ile ufukı a'lâya yükselişi, sonra da ufukun fevkında Mi'rac ile makamı Cibrîli geçişi, ve Cibrîli görüşü (.......) işaretinden anlaşıldığı üzere müstemirr olmakla beraber biri, Mi'raca çıkmazdan evvel fevkında, biri de, mi'racdan inerken dununda olmak üzere hakıkî suretinde iki nevi' görüşü olduğu ve nihayet rabbının âyâtından en büyüğünü gördüğü anlatılmıştır ki, bu siyaka göre bu «kübrâ» nın Cibrîlden ıbaret olmayıp daha büyük olması ıktiza eder. Netekim Razî de zâhir olan bu âyât, Cibrîlin gayri olmaktır der. Âlûsî de şöyle demiştir. Ba'zı haberlerde aleyhissalâtü ves-selâmın bu gördüğünü Cibrîl ve Refref diye ta'yin vârid olmuş ise de gerek olan hasra hamleylememektir. aleyhissalâtü ves-selâm Mi'rac gecesi lâ tuhsâ âyâti kübrâ görmüştür. (.......) Sahihi Müslimde İbn-i Abbas Ebû habbetel'ensarî radıyallahü anhümadan rivâyet olunduğu üzere Resulullah buyurmuştur ki, (.......) sonra uruc ettirildim tâ bir müstevâya çıktım ki, orada kalemlerin cızırtısını işitiyordum» ya'ni bir makama, bir seviyyeye irdirildim ki, kâinatın mukadderatının cereyanına muttali' oluyordum. Biz bu hadîsi (.......) âyetinin mazmunu ile alâkadar görüyoruz. Burada (.......) takdirinde olarak en büyük âyet demek olduğuna, kelâmın cereyanı da makamı Muhammedînin beyanı hakkında bulunduğuna binaen bu en büyük âyetin hakıkati Muhammediyye olduğuna kail olmak istiyoruz. Çünkü murad her hangisi olursa olsun âyâtın en büyüğü veya âyâttan en büyüğü onda tecellî etmiş bulunduğunda şübhe yoktur. Burada şu noktanın da ıhtarını mühim görürüz. Müslimi şerifte de rivâyet olunduğu üzere ehadîsi şerîfede vârid olmuştur ki, Resulullah önünden gördüğü gibi arkasından da görüyordu, demek ki, onun görüşü cihet ve mukabele ile meşrut olmıyan başka bir görüştü. İşte sahibiniz böyle, şimdi: |
﴾ 18 ﴿