16Ye o îman edenlere çağı gelmedi mi? ki, kalbleri Allah’ın zikrine ve inen hak aşkına huşu' ile çoşsun ve bundan evvel kendilerine kitab verilmiş sonra üzerlerinden uzun zaman geçip de kalbleri katılaşmış ve ekserîsi fiska dalmış bulunanlar gibi olmasınlar (.......) Bu âyetin de mazmunu medenî olduğunu andırır, maamafih mekkî olduğuna dair de muhtelif iki rivayet vardır. İbn-i Mes'ud radıyallahü anh Hazretlerinden merviydir: İslâmımızdan henüz dört sene geçmişti ki, bu âyet ile ıtab olunduk demiş, İbn-i Abbas radıyallahü anhüma Hazretlerinden de şöyle merviydir: Cenâb-ı Allah Mü'minlerin kalblerinde bir betaet görerek Kur’ân’ın nüzulünden on üçüncü sene başında ıtab buyurdu. Şu halde bu iki rivayet mütearız demek olacağından birini tercih edemiyeceğiz. Bir de Mü'minler Mekkede sıkıntı içinde idiler ki, Medîneye hicret ettiklerinde rızk-u ni'mete irince eski hallerine nazâran uyuşukluk gösterenler oldu, bu âyet de bunun üzerine nâzil oldu denilmiştir. Lâkin bu da âyetin mazmununa pek mutabık görünmüyor. Çünkü âyet, nihayetinde (.......) demekle bu ma'naya temass ediyor gibi ise de asıl siyakında bir tenezzül vukuuna değil, henüz vaktı gelmedi mi? Diye matlûb olan bir tekâmülün husulüne teşvık ve tergibi ifade etmektedir. Gerçi bunda bir ıtab vardır. Fakat bu ıtab, sebeb-i nüzul olan ashabi kirama dinî neş'ede bir tedennî ıtabı değil, iymanda kemal âsarını ibraz ile islâmın fa'aliyyete geçmesi için terakkî aşk-u heyecanını uyandırmak, istıkbalde de o neş'enin sönmemesi için şart olan ruhî bir kanuna tenbih etmek suretiyle tehyîc ifade eden bir teşvık ıtabıdır. Bu suretle buyuruluyor ki, o îman edenlere çağı, ya'ni vakt-ü zamanı gelmedi mi? (.......) ki, kalbleri Allah’ın zikrine ve inen hakka huşu' etsin - sayğı ile boyun eğip itaat eylesin. Allah’ın zikri namı ilâhînin anılması, yâhud Kur’ândır inen hak da vukuata göre Kur’ân ile tarafı ilâhîden nâzil olan ahkâmdır. Îman evvelâ ma'rifet ve mahabbet gibi iki hâleti ruhiyyeyi tazammun eder. Sonra da Hak teâlâ tarafından varid olan emir ve nehyine göre salih amellere müsareati ve mekârimi ahlâk ile tehallüku iktiza eyler. Yeni îmana gelen kalblerde ilk tehassüslerin vicdanlara çarpışı kuvvetli ve binaenaleyh mahabbet neş'esi şiddetli olsa da gerek ma'rifet ve gerek muktezayı iymanın tatbikatı i'tibariyle kemaline ermiş bir kalb gibi yüksek melekâta ve fi'l-ü infialde, amelî sühulet ve i'tidale sahib olamaz. Netekim tuli emed ve müruri zeman ile hissiyyat kocayarak neş'esini zayi' eder. Şevka fütur, kalbe kasvet gelir ve bu ruhî kanundan dolayı ferdler gibi cem'iyyetler de dinî neş'elerinde hadaset ve tufuliyyet, şebab ve rüşd, kemal ve kühulet, herem-ü şeyhuhet gibi tavurdan tavra muhtelif devirler yaşar. Ve bu suretle kucayan cem'iyyetler ancak neş'enin yenilenmesi tarikıyle ba's ba'del mevt gibi yeniden hayat kesbederek mevcudiyyetini idame ve yine o suretle tekâmülünü istıhsal edebilir. Tevhidi hakk ile islâm, âleme bir likaullah neş'esi getirmiş idi ki, ona tenahî tesavvur olunmaz ve onun hiç bir neş'e ile mübadelesi tecviz edilmez. İstıkbalin âguşi imkânında gizlenen hiç bir Devlet, hiç bir neş'ei ni'met onun ihatası haricine çıkamaz. Rıdvanı ekber bütün neş'elerin, saadetlerin gayesidir. Sabikun o neş'enin aşkıyle îman ve islâma sarılıyorlardı. Müşriklerin kızgın taşlarla işkenceleri altında hiç fütur getirmiyerek ehad ehad diye zikrullah ile iymanın şetaretini i'lân eden Bilâli Habeşî radıyallahü anh gibi Eshab-ı kiram hep o neş'enin şevkıyle zevkyab oluyorlardı. Sonra da bu neş'e günden güne feyz-u terakkıye müste'ıb olarak (.......) gününe doğru bir tekâmül ta'kıb ediyordu. Şübhesiz ki, Eshab-ı kiram iymanlarının ilk deminden ı'tibaren kalbleri Eshab-ı kiram iymanlarının ilk deminden ı'tibaren kalbleri huşu' ile çarpan ecillei enamdırlar. Bununla beraber efradın tekâmül meratibinde seyir ve kabiliyyetleri ve her mertebede derecei huşu'ları mütefavit olduğu gibi ilk zamanlarda cem'iyyet ı'tibariyle tezahüratında henüz o neş'ei inkişafını bulmamış, kuvvet ve şebab çağına gelmemiş idi. İşte bu âyet bu ruh kanunlariyle islâm ma'şerinin, îman hasailinde ve amelî melekâtta zikrullaha ve ahkâmi hakka tam bir huşu' ve inkıyad melekesi edinerek fa'aliyyet çağına geçmeleri zamanının hulûl ettiğini ihtar eylemektedir. Çünkü Sûre-i Enfalde geçen (.......) buyurulduğu üzere asıl mü'minler o kimselerdir ki, Allahü teâlânın nami celâli anılınca kalbleri çarpar ve âyâtı okundukça iymanları artar. Binaenaleyh îman edenler böyle olsun (.......) ve şöyleler gibi olmasınlar ki, (.......) önceden kendilerine kitab, ya'ni Tevrat ve İncîl verildi (.......) sonra üzerlerine tuli emed vakı' oldu -zaman uzadı, peygamberleriyle aralarında müruri zeman oldu, yâhud gaye uzadı, mev'ud olan maksad ve emel geçir kedi, yâhud ecel uzadı, ömürleri uzayıp ölümü unutarak tuli emele düştüler (.......) de kalbleri katılaştı-Allah namına zikr-ü nasıhat te'sir etmez, hakka boyun eğmez, hak neş'esi duymaz oldular (.......) hem içlerinden çokları fasıktirler. - Dinlerinin hududundan çıkmış, kitablarındakini terketmişlerdir (.......) Onun için siz onlar gibi olmayın, katı kalbli de olmayın, fâsık de olmayın da Allahü teâlânın zikrine, Kur’ân’ındaki va'z-u tezkirine ve indirdiği ahkâmı hakka itaat ve inkıyadı meleke edinecek vechile yumuşak ve ince kalbli olun. (.......) deki «fa» da zâhir olan sebebiyyettir. Demek ki, tuli emed, ya'ni zamanın uzaması kalb katılığına bir sebeb gösterilmiştir. Zira müruri zeman ile duyguların şiddeti söner, kalbler kasvet peyda eder. O halde hatırlara burada şöyle bir suâl gelir: Müruri zeman kasveti kalbe sebeb olunca üzerlerine zaman uzayanların ondan ihtirazı nasıl mümkin olur? Ve bu surette onlar gibi olmasınlar demenin umum noktai nazarından faidesi ne olur? Bunun cevabı: Usulde ma'lûm olduğu üzere böyle müruri zeman gibi kulların iradesine tâbi' olmıyan hususatta teklif, onun alâkadar olduğu ıhtiyarî esbabı istihsale teallûk eder. Bunda da müruri zemanın hukmünü kat'edebilecek esbabın teharrisiyle ictihada sevk var demektir. Bir de âyette asıl matlûb huşu'dur. Huşu' ise irade ve ıhtiyar ile alâkadar olan bir fiıldir. Sonra esbabı tabi'iyye karşısında da ye'se düşülmemek için şöyle buyuruluyor: |
﴾ 16 ﴿