42

O gün ki, “sak”tan bir keşf olunur ve secdeye da'vet edilirler o vakıt gücleri yetmez

(.......) o günki bir saktan keşf olunur. -

SÂK, lügatte Ma’lûm ki, topuktan baldıra doğru bacağın incik yeridir. Bundan ağacın sâkı gibi her hangi ber şey'in aslına da denilir. Burada sak mutlak olup bir şey'e muzaf değildir. Lâkin Buhari, Müslim, Nesâî, İbn-i Münzir ve İbn-i Merduye, Ebi Seıyd radıyallahü anhten şöyle bir hadîs rivayet etmişlerdir. Peygamber sallâllahü aleyhi vessellem Hazretlerini dinledim şöyle diyordu:

Rabbımız sâkından keşfeder, derhal ona her mü'min ve mü'mine secde eder. Dünyada riya ve süm'e için secde eder olan kalır, o da secde etmeğe gider fakat beli tutulur kalır» (.......) Bu hadîste ise (.......) zamire muzaf kılınmıştır. Bundan başka İshak İbn-i Raheveyh Senedinde ve Taberanî ve rü'yette Dârekutnî, ve Hâkim sahih diye ve İbn-i Mes'uddan, Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellemden bir hadîs rivayet etmişlerdiki mea'li «Allah kıyamet günü nâsı cem'eder ve Allah gamamdan zullelerde nüzul buyurur da bir münadî nida eyler: ey nâs! Sizi yaratan, size suret veren, sizi merzuk kılan rabbınızdan razı değilmisiniz ki, sizlerden her bir insana Dünyada taptığı, kendine veliy tanıdığı maudunu vâliy kılsın, bu rabbınızdan bir adalet değil midir?

O vakıt adalettir derler, o halde sizlerden her bir insan dünyada vâliy tanıdığına gitsin der, ve dünyada ma'bud tanıdıkları şeyler onlara temassül eder (timsalleriyle karşılarına dikilir) İsâ aleyhisselâma teabbüd edenlere Îsânın Şeytanı temessül ettirilir. Uzeyre teabbüd edenlere de keza, hatta şecer, ûd, hacere varıncaya kadar her birinin taptığı kendilerine temessül ettirilir. Ehli İslâm da cüsûm halinde (diz çökmüş göğsüne doğru yaslanmış bir vaz'iyyette) kalır.

Onlara da rab azze ve cell temassül eder de denilir ki, siz neye herkesin gittiği gibi gitmiyorsunuz? Onlar, bizim derler, bir rabbımız vardır ki, henüz onu görmedik, o vakıt buyurur ki, «siz rabbınızı görseniz ne ile tanırsınız?» bizimle onun aramızda bir alâmet vardır görsek onu tanırız derler. «O nedir?» Buyurur, derler ki, saktan keşf eder, o vakıt rahman sâkından keşf eder. Mü'minler hemen secdeye kapanırlar, münafıklar ise sırtlarını tabak tabak içlerine şişler saplanmış gibi olur».

Bu gibi hadîslerde keyfiyyeti ihata olunamıyacak müteşabih bir ma'nâ vardır ki, Allahü teâlâ onu zamanı gelince fi'liyyât ile bildirecektir. Bizim anlayacağımız: «keşfi sak» hakîkatin zuhuru, insanlardan gaflet perdelerini sıyıracak bir şiddet ve dehşetle hukmi hakkın ehli hakka rahmet ve ehli bâtıla gadab saçarak gaybdan şuhûde tecellîsini ifade eden bir işareti rabbaniyye dir ki, nasıl olacağını şimdi ta'yîn etmemize imkân yoktur. Bu i'tibar ile burada da (.......) gibi bir remiz vardır. Fakat müteşabihât arkasında koşan bir takım kimseler bunlardan tecsîm ve tesbih, ya'ni (.......) hılâfına olarak ecsama benzetmek sevdasına düşmüşler, ehli bâtın «misitik» Sofiyyeden bir takımları da bunları bil'akis zâhirine haml ederek tecellîi surî hengâmında aynen öyle olacağına kail olmuşlar.

Sahib Keşşaf der ki, keşif an sak, ve ibda' anil'hıdâm (baldırlardan açmak) tabirleri emrin şiddetinde ve musîbetin suubetinde meseldir. Bunun aslı dehşet ve hezîmette ve muhadderatın kaçarken paçalarını sıvamaları ve o sırada baldırlarını açmaları kazıyyesindedir.

Fahrirazî de der ki, Sâkın tefsirinde dört vecih vardır:

BİRİNCİSİ, şiddettir. İbn-i Abbastan bu âyetin tefsiri sorulduğunda demiştir ki, size Kur’ân’dan bir şey hafi geldiği vakıt onu şiırde araştırın, çünkü şiır Arabın divanıdır. İşitmediniz mi şâirin şu kavlini?!: (.......)

O kerb-ü şiddet günüdür. Mücahid de ondan bu gün Kıyametin en şiddetli saati olduğunu rivayet eylemiştir. Ve Ehli lügat bu ma'nada bir çok beyitler rivayet etmişlerdir. Bunlar ehli lügatten sâkın şiddet ma'nasında mecaz olduğunu i'tiraftır, Allahü teâlâya hakıkat ma'nasiyle sak isnadı delâili kat'ıyye ile muhal olduğundan mecaz teayyün eder.

İKİNCİ KAVİL, Ebû Sa’îdi Darîrin kavlidir. Bir şey'in sâkı onun mâbihil'kıvamı olan aslı demektir.

Ya'ni emir aslından keşf olunduğu gün demektir. Kıyamet günü eşyanın hakaik ve usulü zâhir olacaktır.

ÜÇÜNCÜ KAVİL, Cehennemin sâkı yâhud Arşın sâkı yâhud mehîb bir Melekin sakı demektir. Lâkin âyet ancak bir sâka delâlet ediyor, o neyin sâkı olduğuna lâfızda delâlet yoktur.

DÖRDÜNCÜ KAVİL, Müşebbihenin ıhtiyarıdır ki, Allah’ın sâkı demişlerdir. Halbuki Allahü teâlâ cismiyyetten mütealîdir. İbn-i Mes'ud hadîsi gibi vârid olan ba'zı rivayetleri cismanî sak ma'nâsına anlamak bâtıldır ve âyette sak ma'rife değil, nekredir.

Hâtim demiştir ki,

Harbin kardeşi harb ile ülfet etmiş, harb ehli yiğit, eğer harb onu ısırırsa o da onu ısırır ve eğer harb paçalarını sıvarsa o da sıvar.

İbn-i rukayyat da şöyle demiştir:

O dehşet; pîri oğullarında zühul ettirir ve gözden sakınılan namuslu hanım kızların baldırlarından açdırır.

Şu halde (.......) ın ma'nası emri hak şiddetlenip iş büyümeğe başladığı gün demektir. Yoksa ne sak vardır ne de keşif, netekim kolları kesik bahîl adama eli bağlı denilir, halbuki ortada ne el vardır ne bağ, o ancak buhulde bir meseldir. Teşbihe kail olana gelince, o onun havsalasının darlığından ve ılmi beyanda nazarinin azlığındandır. Onun aldandığı şey İbn-i Mes'ud hadîsindeki (.......) fıkrasıdır. Halbuki onun ma'nası

Rahmanan emri şiddetlenip iş büyüdüğü zaman demektirki o Kıyamet günü (.......) dir. (.......) Bugün hakkında da iki kavil vardır.

BİRİNCİSİ, Cumhûrun kavli: bugün Kıyamet günüdür.

İKİNCİSİ de Ebû Müslimin kavlidir ki, bugün Kıyamet günü değil, Dünyadadır. Demiştir ki, bunun kıyamet gününe hamli mümkin değildir. Zira bunun vasfında (.......) buyurulmuştur. Halbuki Kıyamet günü ne teabbüd, ne teklif yoktur. Bundan murad ya kişinin Dünyadaki son günüdür (.......) buyurulduğu üzere Melâikeyi müjdesiz olarak görürler. Sonra nâsı görür vaktı gelince namaza çağırırlar, kendisi namaza güc yetiremez, çünkü o vakıt (.......) buyurulduğu üzere daha evvelden îman etmemiş bir nefsin o demde îmana gelmesi fâide vermez.

Yâhud da hastalık, kocalık, âcizlik halidir. Halbuki (.......) evvel o secdeye sağ, sâlimler iken da'vet olunuyorlardı. Bugün başlarında bulunan derdden sâlim idiler. İşte ya ölüm sırasında başlarına inip muayene ettikleri hevlin şiddetinden veya acz-ü heremdendir. Şu bilinmelidir ki, âyetin lâfzını Ebû müslimin dediğine hamil mümkindir, fakat «Kıyamet gününe hamli mümkin değildir» demesi doğru değildir.

Çünkü bu secdeye da'vet teklif yoliyle değil, başa vurmak ve tahcîl etmek içindir. Ve secdeye da'vet olunduklarında kudretleri selbolunmuş ve istitaatlariyle kendilerinin arasına sed çekilmiş bulunacaktır ki, vaktiyle sağ sâlim iken ettikleri tefrît ve taksîrden dolayı huzünleri ve nedametleri müzdad olsun (.......)

Ebû Hayyan da derki: keşfi sak emrin şiddetinden ve gittikçe büyümesinden kinayedir. Ve Mücahid şöyle demiştir: bu şiddet Kıyametin ilk saatidir. Ve en feciidir. Hadîste varid olan (.......) ta'biri de yine o günkü şiddete mahmuldür. Ve bu lisanı Arabda şâyi' bir mecazdır. Hâtimin zikrolunan:

Beytinden başka râciz demiştir ki,

Diğer bir râciz

Bir diğeri

Bir şâir de demiştir ki,

İbn-i Abbas demiştir ki, (.......), Ebû Übeyde de demiştir ki, bu kelime şiddete isti'mal olunur (.......) denilir. Çemrendi demektir. Bundan dolayı Arab kıtlık senesine (.......) der. Sâkın nekire getirilmesi de Zemahşerînin dediği gibi şiddette me'lûftan haric bir emri mübheme delâlet içindir (.......) gibi pek «şiddetli hâileli bir emr olacağı gün» denilmiş gibidir (.......)

Bunlardan sonra biz de şunu kaydedelim ki,

Evvela, her hangi bir izafetin asıl ma'nası bir ıhtisas nisbetidir. Bunun cüz'iyyet, külliyyet nisbeti olması izafetin mahiyyeti ıktizasından değildir. Bu nisbetin hususıyyeti muzaf ve muzafı ileyhin şanına göre teayyün eder. Onun için (.......) olan Allahü teâlâya muzaf kılanan her hangi bir şeyde gerek yed, kadem, sak, beyt, ruh gibi teşbihi andıran olsun gerek olmasın hiç birinde izafetten cüz'iyyit ıhtisası anlamaya kalkışmak doğru olmaz. Allahü teâlâ teczzîden münezzeh ehaddir.

Saniyen, teşmîri sak ile keşfi sak beyan ettikleri vechile hakikat ve mecaz da aynî menşe'den aynî ma'nâda olmakla beraber biz bunların aralarında sureti isti'mallerin göre biraz bir fark da hissediyoruz. Teşmiri sak, paçayı sıvamak veya çemremek yerine göre toplanmak, hazırlanmak, mahzurdah sakınarak cidd-ü ihtimam ile işe sıvanmak, şiddet ibraz etmek ma'nalarını ifade ettiği gibi keşfi sak veya keşif an sak, mestur bir hakıkatin, içerden dışarıya, aşağıdan yukarıya doğru bir uçtan kendini vuzuh ile basar veya basîrete göstermesi kendini tanıtması ma'nâsını ifade eder, Şübhesiz ki, bu, vuzuhı idrâkte bir şiddet ve heyecan iş'ar eder. Fakat bu şiddetin bir dehşet veya şevk, bir kudret veya za'f, bir elem veya lezzet ifade etmesi o hakıkatin hususıyyeti ile onu idrâk edenlerin ona olan nisbetlerine bağlıdır.

Harb sâkını keşfetti, falân kahraman baldırını açıverdi denilmekle zafer sâkını açtı, murad bir uçtan kendini gösterdi, cânan sâkını açıverdi denilmesi arasında vuzuh noktai nazarından fark olmaz ise de ifade ettikleri te'sir ve heyecan i'tibariyle fark vardır. Onun için Sûre-i Nemilde (.......) buyurulduğu vechile Bilkısin baldırlarını açması onun kuvvetini değil, za'fını kusurunu anlatmıştı. Keşşafın kısaca geçen beyanatında bu iki cihete de işaret vardır. Bir de Âlûsînin nakl ettiği üzere Abd İbn-i Humeydin rivayet ettiği vechile Rebi' İbn-i Enes demiştir ki, o gün gıta keşf olunacağı, perdenin açılacağı gündür. Beyhekî de İbn-i Abbastan «(.......) = emir keşf olunup amllerin zâhire çıkacağı gündür» diye rivayet eylemiştir.

Sa’îd İbn-i Cübeyr, bu âyette sâkın Allahü teâlâya izafetini inkâr etmiş ve bu âyetten sorulduğu zaman şiddetle gadab edip demiştir ki, bir takımları Allah sübhanehu kendi sâkından keşf eder zu'm ediyorlar. Halbuki ancak emri şedidden keşf eder (.......) O halde hadîsi de öyle anlamak lâzım gelir. İşte şu arzettiğimiz sebeblerden dolayı biz burada (.......) kavli celîlinde keşfi saktan müslimin iymaniyle beklediği, mücrimin kaçındığı hakkın veya hukmi hakkın perdei gaybdan sâhai şühûde kendini bir uçtan göstermeğe başlaması ma'nâsını anladığımız gibi bunun ibraz ettiği şiddet ve dehşet içinde de mücrimlere mahzı elem olan hev'lengiz bir kahr-u tezlil, müslimlere de aynî hâile içinde murad kapısını açan cazibeli bir şevk ve ızzet heyecanı seziyoruz. Çünkü mücrimlerin bütün şerikleriyle beraber mecmuuna şiddetli bir veîd ve inzar olan bu âyet müslimlere bir va'd-ü tebşir olmak üzere Peygambere hıtab siyakında vârid olmuştur. (.......) ya Müteallıktır. (.......) gibi bir mahzufe de yâhud gelecek (.......) fı'line de tealluk edebilir.

Ma'nânın hasılı şu olur: Gelsinler yâhud haber ver ki, gelecekler o Kıyamet günü ki, şimdi nazarlardan gizli olan hakkın hukmü tecelli etmeğe, hakıkat perdesi aşağıdan yukarı açılmağa, müslimlere murad, mücrimlere zillet ve felâket olan gaye bir uçtan arzı endam eylemeğe başlıyacak (.......) ve sücude da'vet olunacaklardır - Hakka boyun eğmek istemiyen, istedikleri gibi huküm verip fenalıktan korunmıyan, keyflerine göre yaşamak arzu eden o mücrimler, münkirler şerikleriyle beraber birer birer veya alay alay kalkın bakalım vaktiyle tanımadığınız hakkın emrine boyun eğin, teslim olun, kemali ta'zîm ile secdeye kapanın, yüzlerinizi yere koyun, haddinizi anlayın diye kahr-ü tevbîh için çağırılacaklar, o zaman secdeye kapanmak için can atacaklar (.......) fakat güçleri yetmiyecek - ne başlarını kaldırabilecekler, ne bellerini eğebilecekler, belleri kazık kesilmiş -

42 ﴿