4Günahlarınızdan size mağfiret buyursun ve sizi müsemma bir ecele kadar te'hîr eylesin, muhakkak ki, Allah’ın takdir eylediği ecel gelince te'hîr olunmaz eğer bilseidiniz! (.......) günâhlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin - Ki, o geçmiş günahlardır. Çünkü (.......) dir. İslâm makablini keser atar, Âhırette onunla muahaza olunmaz. Yâhud hukukullaha müteallık olan günahlar, çünkü hukıkı ıbadın afvını Allahü teâlâ onlara bırakmıştır. Onun mağfireti onlarla halâllaşmağa mütevakkıftır. (.......) ve sizi müsemmâ bir ecele kadar te'hır etsin - De ecel gelmeden evvel mağfiret olunduktan başka sevab kazanacak güzel ameller yapmağa da meydan bulabilesiniz. Çünkü o müsemmâ ecel îman ve ittika ve tâat şartiyle takdir buyurulan eceldir. (.......) Çünkü Allah’ın takdir buyurduğu ecel - herhangi şey hakkında olursa olsun takdir buyurulduğu vechile (.......) gelince (.......) te'hîr olunmaz - Allah’ın takdirini vukuundan evvel kendisinden başka kat'î surette kimse bilemiyeceği cihetle daha vakıt var biraz daha eğlenelim de o gelmezden evvel yine hazırlanırız demek de kabil olmaz. Onun için henüz ecel gelmeden evvel imhal ve te'hîr vakıtlarını fursat bilip de ona göre îman ve ubudiyyet ile azâbdan korunup tâat ile sevab kazanmağa çalışmalıdır. Burada bir tarafdan te'hîr etsin deniliyor, bir taraftan da gelince te'hîr olunmaz deniliyor. Gelince te'hîr olunmıyan, te'hîr olunsun demek tenakuz olmazmı? Denecek olursa, ilk nazarda varid gibi zannedilen bu suâlin varid olmadığı cüz'î bir teemmül ile anlaşılır, çünkü gelince te'hîr olunmayanın gelmezden evvel te'hîr olunması tenakuz değil, aynî hakikattir. Zira henüz gelmeyen te'hîr olunmuş demektir. Bundan başka (.......) de te'hîr olunan ecel değil, muhatablardır. Eceliniz te'hîr olunsun denilmemiş siz ecele kadar mağfiretle te'hîr olunasınız denilmiştir ki, magfur olarak ecele iresiniz demek olur. Halbuki tenakuzda nisbetin ittihadı için müteallakların ittihadı şarttır. Siz ecele te'hîr olunursunuz ecel te'hîr olunmaz demek hiç bir zaman tenakuz olmaz. Şu kadar ki, bu ma'naca burada (.......) cümlesinin açık bir fâidesi anlaşılmaz. Onun için bundan ilk tebadür eden ma'na tenakuz değil şu olur. Muhakkak bir eceli müsemmâ vardır. Ondan büsbütün kurtuluşa imkân yoktur. Ancak o ecel gelmeden evvel Allah’a îman ve itaatle iyi korunmak gibi ba'zı esbaba mebniy te'hîr olunabilir, lâkin ecel gelince aslâ te'hîr olunmaz. Binaenaleyh o gelmezden ba'zı esbab ile te'hîr olunabilmesine ne ma'na verilmeli? Takdir olunan ecel meselâ yüz sene ise korunmamakla ondan evvel gitmek mümkin olurmu? Veya o gelmezden evvel Allah’a îman ve emirlerine itaat ile korunarak onu yüz yirmi seneye çıkarmak mümkin olabilirmi? Bundan dolayı ba'zıları buradan iki ecel ma'nası anlaşıldığına zâhib olmuşlar ve ecelin takdirini terdid ile şarta muallak olarak tasvir etmişlerdir. Keşşaf demiştir ki, Allahü teâlâ şöyle kaza' buyurmuşturki meselâ Nuh kavmı îman ederlerse ömürleri bin senedir ve eğer küfr üzere giderlerse dokuz yüzün başında onları ihlâk edecektir. Bu suretle onlara denilmiştirki îman edin ki, Allah sizi eceli müsemmaya kadar te'hîr etsin, ya'ni tesmiye etmiş ve sizin için daha ilerisine gidemiyeceğiniz bir gaye olarak ta'yin buyurmuş olduğu vakta kadar bıraksın ki, o tam bin olan en uzun vakıttır. Sonra da haber vermiş ki, o uzun gaye geldiği vakıt, bu kısanın te'hîr olunduğu gibi te'hîr olunmaz. Razî de tefsirinde bunu aynen almıştır. Kâdî ve Ebüssüud ve Âlûsî dahi aynî ma'nâda yürümüş olmakla beraber yalnız gelince te'hîr olunmıyan eceli, müsemmâ olan uzuna kasretmeyip ikisi de «lâyüahhar» olduğunu, burada ise (.......) den murad, îman takdirinde müsemmâ olan ecel değil, îman edilmediği takdirdeki kısa ecel olması ıktiza edeceğini ve çünkü ıbadetin (.......) ile ta'lil edilmesi menfiy te'hırin mevud te'hîr olmasını icab ettiğinden ıbadet etmezseniz uzun ecele te'hîr edilmezsiniz ve o halde mukadder olan eceliniz kısa ecel olur, o gelir çatar, gelince de tehîr edilmez, o vakıt kurtulamazsınız, müsemmâ eceliniz uzun olan değil, kısası olmuş olur, demek olduğunu anlatmışlar ve bu suretle bunlar bir taraftan şarta göre uzun veya kısa iki ecel farz etmekle beraber hakıkatte ecelin bir olduğunu da göstermek istemişlerdir. Çünkü mes'elenin iki safhası vardır. BİRİSİ, eşyanın tabiatine nazaran haddi zatindeki imkânı safhasıdır ki, bu bakımdan muhtelif esbaba nazaran ecel, vukuuna kadar muhtelif surette uzun ve kısa olmak mümkindir. Vukuundan veya delâili vukuundan evvel sirri kader Allahdan başkasına ma'lûm olmadığı cihetle insan ancak imkân safhasını mülâhaza ederek ona göre hazırlanmak lâzım gelir. İKİNCİSİ de vuku' safhasıdır ki, bu bakımdan vakı'de tehakkuk eden ecel o mümkinlerin ancak birisidir. Kimsenin iki eceli yoktur. Takdiri ilâhîye gelince, takdir, Allahü teâlânın ezeldeki ılmi, kaza o ılmin lâyezalde fı'le çıkarılması demek olduğuna göre (.......) olan ılmi ilâhîde hafa ve tereddüd ıhtimali bulunmıyacağından ileride bil'fiıl vakı' olacak olan ecel ne ise ılmi ilâhîde mukadder olan ecel de odur. Binaenaleyh hakikatte mukadder olan ecel vakı'deki gibi birdir. Lâkin onu vukuundan evvel Allahdan ve Allah’ın bildirdiklerinden başka kimse bilemez. Ilim ma'lûme tabi' ve teklifin menatı ise imkânı zatî olmak hasebiyle Hazret-i Nûh’un da'veti de hakîkati takdire nazaran değil, sureti imkâna nazarandır. İbn-i Atıyye tefsirinde demiştir ki, (.......) Mu'tezilenin insan için iki ecel vardır demelerinde temessük ettiklerindendir. Eğer bir ve müncez olsa idi haddine irince te'hıri sahih olmaz, irmeyince de ta'cili sahih olmazdı demişlerdir. Halbuki âyette onların tutunacağı bir şey yoktur. Çünkü Nuh aleyhisselâm onları te'hîr olunacaklardan mı yoksa ta'cil olunacaklardan mı olduğunu bilmiş değildir. Ve onlara siz vaktı gelen ecelden te'hîr olunursunuz da dememiş. Lâkin ezelde onları ya îman ve te'hîr ile hukm olunanlardan veya küfr ve ta'cîl ile hukm olunanlardan olduğu sebk etmiştir, sonra bu ma'nâya şiddet verip (.......) kavlile şimşeği çakarak karar vermiştir. |
﴾ 4 ﴿