21Üstlerinde bir sündüs esvab yem yeşil ve kalın istebrak, gümüşten bileziklerle süslenmişler, rabları onlara bir şarabı tahûr sonmaktadır (.......) o na'îm ehlinin görüldükleri sırada: veyâ üzerlerine tavaf olunurken hallerini şerhtir. Y'ani (.......) mazmunundan yâhud (.......) zamirinden veya ta yukarıdaki (.......) den hal olarak harîri izahtır. Ya'ni o na'îm ehlini gördüğün vakıt veya vildanı muhalledun ile etraflarında dolaşıldığı veya erîkeler üzere oturdukları sırada haller üstlerinde geyim yâhud üst taraflarında tezyinat olarak (.......) yeşil sündüs esvablar - sündüs namı verilen gayet ince ve zarif ipek kumaşlardan yeşil kisveler. (.......) kalın veya sırmalı ipek kumaşlar ki, (.......) medlûlüne nazaran sırasına göre geyinirler veya oturdukları mevkı'ler aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı bunlarla donatılmıştır. Aslı Arabî olmıyan sündüs ve istebrak kelimelerinde çok sözler söylenmiş ise de bizim anlayacağımız ince ve kalın ipek kumaşların en güzelleridir. (.......) ve gümüşten bileziklerle hılyelenmişler, süslenmişlerdir. Bu (.......) zamiri, hizmet eden vildani muhalleduna raci' olduğuna göre bunların böyle süslenmeleri ma'kuldur. Ehli Cennetten olan kadınlar hakkında da yaraşır. Erkekler hakkında bu tarzda süslenmek nasıl menduh olabilir? Diye bir suâl hatıra gelebilir. Bunu ehli Cennetin zevkine havale etmek, cevabı kâfi olabilirse de ma'kul bir vecih de yok değildir. Çünkü kollarındaki bu bileziklerdirki ehli Cennetin Dünyada elleriyle yapıp ıhtisas peyda etmiş oldukları salih amellerin timsali olan mükâfattır. Ba'zı âyetlerde altın ve gümüş bilezikler diye bunların meratibindeki ıhtilâfa da işaret buyurulmuştur. Ba'zıları gümüş hizmet edenlerin, altın hizmet olunanlarındır, burada hizmet edenlerin hilyesi olmak i'tibariyle gümüş denilmiştir demişlerse de altının parlaklığına mukabil gümüşün rengindeki beyazlığın daha ziyade ıhlâs ve safveti temsil etmesi ve bir de altına nisbetle kesretinden dolayı umuma menfeati daha şumullü olması hasiyyetleriyle burada sade gümüş denilmiş olması daha muvafıktır. Sonra şu da unutulmamak gerektirki bu gümüş ma'lûm olan gümüş değil, o âleme mahsûs olan bir gümüştür. Bu âyetin mazmunu, cismanî, ruhanî daha ba'zı işarî ma'nalar ilham edebilirse de onlar zevklerin inceliklerine aid ledünniyyattır. Bütün bunlar en son olarak şu zevk ve neş'ede hulâsa edilmiştir: (.......) ve onlara rabları bir şarabı tahûr sunmaktadır. - Ki, hem temiz, hem de hiç bir keder ve leke bırakmıyacak vechile gayet temizleyici, hem tarih hem mutahhir bir şarabı. Ki, önce zikrolunan biri kâfur mizaclı, diğeri zencefil mizaclı iki nev'in ikisine de fâık ve sakyı doğrudan doğru rabbül'âlemîne müsned olan, hiç bir katgı katılmamış, safayı mutlak ile safî ve tahuriyyet vasfiyle mümtaz tertemiz bir içki, cemali hakka kavuşmak neş'esidir. Bu şarabın tahuriyyeti hakkında vârid olan rivayetler: Ebû Kulâbeden: yiyecekler, içecekler verilir, en sonunda da bir şarabı tahûr sunulurki bununla kâlbleri ve bütün içleri tertemiz olur. Ve dışlarından misk kokusu gibi bir ter halinde feyezan eder. Mukatilden: Cennet kapısında bir menba'dırki herkim ondan içerse Allahü teâlâ onun kalbinde gıll-ü gış ve hasedden veya içinde kirden, lekeden eser bırakmaz hepsini nezi' eder çıkarır (.......) Diğer taraftan bunda Dünya şarablarında bulunan lekelerden eser yoktur. Bidayetinde olmadığı gibi nihayetinde de yoktur. Ba'zıları da demişlerdir ki, bununla murad sırf ruhanî olan bir şarabdır o bütün mâsivadan geçiren tecellîi rabbanîdir. (.......) Bir safa var su yok, bir letafet var heva yok, bir nur var nar yok, bir ruh var cisim yok. İbn-i fârıdın Hamriyye kasîdesi bu ma'na üzere yazılmıştır. Meselâ tâiyyesindeki şu beyit ile de bunu kasd eylemiştir: Bana içirdiler de «tegannî etme!» Dediler, halbuki bana' içirdiklerini Huney dağlarına içirseler onlar tegannî ederlerdi. Hikâye olunurki Bâyazîdi bestamîye bu âyetten suâl etmişler: demişki: onlara bir şarabı tahûr sundu, onları başkasına mahabbetten tathîr etti. Sonra da demişki: Allahü teâlânın bir şarabı vardırki onun kullarının en fazîletliler için iddihar buyurmuştur. Onu onlara doğrudan doğru kendisi iska eder, içtilermi coşarlar, coştularmı uçarlar, uçtularmı irerler, irdilermi ayrılmazlar, onlar (.......) sirrine mazherdirler. Razî zikrettiği vücuhün sonunda bir ma'nayı işarî olarak buradaki içkilerin hepsini böyle bir tarzı ruhanîde takrir ederek derki: ruh, Melâike âlemindendir. Melâikenin ekâbir bir eazımının cevherlerinden bu ervah üzerine feyezan eden envar, susuzlukları gideren ve bedeni takviye eden tatlı suya benzer. Menba' suları pınarlar, sâfîlikte, çoklukta, kuvvette mütefavit oldukları gibi envarı ulviyye menba'larıda öyledir. Ba'zıları barid ve yabis tabi'atte kâfurîdirler. Bunun sahibi Dünyada havuf-u bükâ ve inkıbaz makamındadır. Ba'zıları da hârr ve yabis tabi'atte zencebîlîdirler. Bu haletin sahibi de Allahü teâlânın mâsivasına az iltifat eder, ecsam ve cismaniyyata az ehemmiyyet verir. Sonra ruhı beşerî kaynaktan kaynağa, nûrdan nûra intikal eder gider. Ve şek yokturki esbab ve müsebbebat nuri mutlak olan vacibülvucud cellecelâlühu ve azze kemalühuye irtika ile nihayet bulurlar. O makama vasıl olup da o şarabdan içince önce içilen içkilerin hepsi münhazım hattâ fânî olurlar. Çünkü Allahü teâlânın nuri celâl ve kibriyası karşısında bütün mâsivallâhın nuru muzmahill olur. Ve işte sıddîkînin seyrinin âhiri, terakki ve kemalde derecelerinin müntehası budur. Bu sebeble Cenâb-ı Allah ebrarın sevabını zikrederken (.......) ile hitam vermiştir (.......) Şöyle diyerekki |
﴾ 21 ﴿