14

Anlar bir nefis ne hazırlamıştır

(.......) bir nefis ne hazırlamış olduğunu bilecektir. - hayırmı şermi? İyimi kötümü? Dünyada ne yapmış, o gün için ne hazırlamış olduğunu hakkalyakîn bilip anlıyacaktır. Çünkü bir zerre mikdarı da olsa hayır veya şer: yapmış olduğu her amelin defterinde ihzar edilip miyzanına konduğunu ve karşısında temessül ettiğini görecektir. Bu cümle (.......) ların atf ile rabtından sonra hepsinin birden cevabıdır. Şu halde bu vakıtların her birinde bilecek demek olmayıp bunları ihtiva eden mümtedd vakt içinde bilecek demek olur.

Ve işte birçok âyetlerde (.......) diye ihtar olunan bu biliş ve anlayıştırki ba's ba'delmevtin ifade ettiği acı veya tatlı en büyük intibahtır. « (.......) = İnsanlar uykudadırlar öldükleri vakıt uyanırlar.» Denilmesi de bundandır. (.......) buyurulan gün de bu gündür. Bu suretle burada da (.......) mealinde olarak her bir nefis demektir. İhzâr edilen şey de iyi veya kötü amellerdir. Amellerin ihzârı ya neşri suhuftan anlaşıldığına göre defterleriyle huzura getirilmesi veya Dünyadaki amellerin iyilik ve kötülüklerine göre Âhırette birer sureti mahsusa ile temsîl ve tecellî ederek huzurda bulundurulmasıdır. Netekim Dünyada bile bir nefes bir ateş halinde, bir hareket bir zıya halinde veya bir bina veya bağçe suretinde temessül eder. Ve öyle olduğu içindirki mesâıyden iyi veya kötü şeyler i'mal edilir.

Ve bu suretle insanların Âhıretteki neş'etleri de Dünyadaki amellerinin hasıllarından ibaret olarak temessül edecek olan hakikatı nefsiyyeleri olmuş olur. Bundan dolayı (.......) âyetini teşbîhe haml etmeksizin zülmen yetîm malı yemenin hakikaten ateş yemek demek olduğuna kail olanlar olmuştur. Amellerin bu suretle temessül ve tecessümü onların yazıldığı sahîfeler olarak da mülâhaza edilebilir. Her iki takdirde de amellerin böyle ihzarı Allahü teâlâanın emriyle olduğunda şübhe yoktur.

Lâkin kesib i'tibariyle ameller abde muzaf olduğu, ihzarda ona müterettib bulunduğu için sebebiyyet alâkasiyle nefsi abde isnadı da mecazen sahih olur. Bu iki vecihten dolayı (.......) âyetinde amel, nefsi abde isnad edilmiş olduğu halde ihzar, nefse isnad olunmayıp her nefsin onu ihzar edilmiş bulacağı anlatılmış, burada ise (.......) diye nefsi abde isnad olunmuştur. Şu halde nefsiabde nazaran «mâ ahdarat» hakikatte «mâ amilet» ma'nasında olup her nefis Dünyada iyimi kötümü ne yapmış olduğunu ve bu suretle huzurı hakta kendisi için ne hazırlamış bulunduğunu o gün bilecektir demek olur.

Bilmesinin ma'nası da hayr-ü şer bütün amellerini defterinde hiç bir eksiksiz tafsîlâtiyle yazılı bulup hepsine muttali' olacak, (.......) diyecek, yâhud (.......) mantukunca hepsini iyiliğine ve kötülüğüne göre temessül eden hakikati üzere hazır bulup hakkalyakîn müşahede edecek demektir. Zira Dünyada hevâ ve hevesine uygun gelerek hoş gördüğü bir takım amellerin o gün çirkin ve acı bir surette ve Dünyada bir takım külfetler ve meşakkatlerle müterafık olduğundan dolayı güç gelerek yapılan tâatlerin de o gün güzel ve sevimli bir surette karşısına dikilmiş olduğunu görecektir. Şâirin:

Yakında toz duman açıldığı zaman göreceksin: altındaki atmı imiş yoksa merkebmi? Dediği gibi o gün Sema sıyrılıp bütün hâkikat münkeşif olduğu vakıt insanda Dünyada yaptığı amellerin kendisini Cehennememi yoksa Cennetemi götürdüğünü anlıyacaktır. Bu biliş ve anlayış ise haber verilen on iki vaktın her birinde değil, neşri suhuf ve keştı Semâdan sonra olmak gerektir. Onun için (.......) ların her birine değil, mecmuuna bir cevab olmak üzere tefsîr edilmiştir. Gerçi bu surette zâhir olan başta bir (.......) ile iktifa olunmaktı. Lâkin bunların bir kısmı mebâdî bir kısmı netayic olmak ve her biri haddi zatinde bilhassa düşünülmesi ve ayrıca bir intibah ifade etmesi lâzım gelen en büyük vâkıattan bulunmak hasebiyle bu ahval ve inkılâbatın her birinin müstekıllen deşhet ve ehemmiyyetine tenbih için (.......) lar tekrar edilmiş ve huküm, mecmuuna rabt olunmuştur.

İbn-i Atıyye tefsirinde demiştir ki, bir kavım «bu zikr olunan şeylerin Benî âdemden her biri ve ölüm sırasındaki ahval hakkında istiareler ve binaen aleyh şems nefis ve nücum gözleri ve havassi olmasına» zâhib olmuştur.

Bu ise kitabullahda rumuz isbatına zâhib olan bir kavildir (.......) Ebû Hayyan da bunu nakl ettikten sonra şöyle demiştir: Bu Bâtıniyye mezhebi ve gulâti Sofiyyeden islâma müntesib olanların mezhebleridir. Bunlar, milleti islâma intişar ile tesettür etmiş zenadikadır. Kitabullah (.......) gelmiştir. Onda ne remiz, ne lügaz, ne bâtın yoktur. Felâsifenin ve tabiatçilerin intihal eylediği şeylere iyma da yoktur. İbn-i Hatîbi Rey namiyle ma'ruf Ebû Abdillâhi Razî de tefsirine hukemanın ve eshabı nücum ve eshabı hey'etin kavillerinden ba'zı şeyler derc etmiş ise de bunlar kitabullahın tefsirinden uzaktır. Kezalik Tahrir ve tahbir sahibinin tefsîr ettiği âyetlerin âhîrinde Sofiyye müntesiblerinin kelâmlarından zikrettiği ve hakayık namını verdiği şeyler de böyledir. Bunların içinde i'tikadı şöyle dursun yazılması bile câiz olmıyanlar vardır. Allahü teâlâdan dinimizde ve akaidimizde selâmet dileriz (.......) Maamafih Ebû Hayyanın bu sözleri ifrat ve tefrîtten halî değildir. Şübhe yok ki, kelâmullah lisanı mübîni arabî ile nâzil olmuştur. Kur’ân’ın lisanı lügaz ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Ve şübhe yok ki, hususta asl olan bir karînei mânia bulunmadıkça zâhiri üzere hamlolunmaktır. Bununla beraber şu da muhakkaktır ki, Kur’ân’ın ümmül'kitab olan muhkematının yanında hafî, müşkil, mücmel ve müteşabihatı, hakıkati, mecazı, sarîhi, kinayesi, istiaresi, temsîli, tensısı iyması belâgatinin nükteleri, ta'rîzleri telmihleri, remizleri de vardır.

Bütün bunlardan en vâzıh olan ma'nâ maksud olmakla beraber müstetbeati terakîb denilen ve derecei tâliyede matlûb olan nice ifadeler de vardır. Ilmi usulde ma'lûm olduğu üzere zâhirin zâhir olması aynî zamânda te'vil, tahsıs, mecaz ihtimallerini kesmiş olmak lâzım gelmiyeceği cihetle o zâhire münafî ve münakız olmıyarak maıyyetinde ba'zı ihtimalât ile derecei tâliyede bir çok işarat fehm-ü istinbat olunabilmesi, muhkematın vuzuh ve beyanına muhalif olamıyacağı gibi bil'akis lisanının Arabîi mübîn olmasının levazimindendir. Bundan dolayı Kur’ân’da hiç bâtın ve remiz ve iyma yoktur demek de doğru olmaz. (.......) gibi mukattaati süver ne suretle tefsîr edilirse edilsin remzî olmaktan halî denemez. Doğrusu ba'zı âsarda dahi vârid olduğu üzere Kur’ân’ın hem zâhiri vardır hem bâtını, hem haddi vardır hem matlaı. Fakat Kur’ân (.......) buyurulduğu üzere hakıkatte ıhtilâf ve tenakuzdan azâde eblâğ bir kitabı mübîn olduğu için zâhiri ile bâtını arasında tehalüf ve tebayünden de münezzehtir. Bu esas Kur’ân’ın hadlerinden biridir. (.......) mazmunu üzere zâhir ve bâtın deryalarının iltikasiyle beraber biribirine bağy-ü tecavüzüne mani' olan haddi aşılmamak şartiyle ondan zeman zeman vehbî ve zevkî olarak alınan tulûat ve ilhamata bir nihayet de tesavvur olunamaz. (.......) dır.

Buna karşı gerek Felâsife ve Hukema ve gerek eshabı nücum ve hey'et ve sair ulemâ, ukalâ, büleğa, üdebâ, havass ve avammiyle bütün beşerin zihnine, ruhuna temass eden ve edebilecek olan ahval ve efkâr ve mevzu'lar hakkında Kur’ân’da redden veya isbaten iyma yoktur demek ve Razî gibi o yolda tenviri efkâra hizmet edenlere ta'n etmek doğru olmadığı gibi nüsus ve muhkematın zâhirini ibtal etmiyecek vechile Kur’ân’ın ruhî ve vicdanî zevklere doğabilen işarat ve te'vilâtından bahseden sofiyye Tefsirlerinin hepsini de Karamita ve Hurufiyye bâtınıyyesi gibi zenadikadan saymak da doğru değildir. Meselâ Kaşanî ve Arais tefsirlerini mahzâ zâhiri olan meânî ve ahkâmı ibtal vadîsinde yazılmış Hasen sabbah ve gulâti İmamiyye kitabları gibi mütalea etmek isteyenler şübhesizki yanlış yola gitmiş olurlar. Evet muhkematı birakıb da (.......) beyanına rağmen hep müteşabihât arkasına düşmek şathıyyâta sapmak fitne ve fesad yolunda

te'vil aramak kalb çarpıklığından, ruh bozukluğundan neş'et eden bir zeyg-u ilhaddır. Lâkin zâhirî meanı ve ahkâmı beyan ve tesbitten sonra onlara münafi olmıyacak vechile bir takım işaret ve te'vilâttan da bahseden zevatın sânihâtından istifade etmemek de mahrumiyyet olur. Çünkü Kur’ân; (.......) gibi nice âyetlerinde muhatabların evsaf ve kabiliyyeti mahsusalariyle derecelerine göre türlü mazmunlarla hıtab edip dururken tefsirlerin böyle ezhan ve efkârın ve ahlâk-u irfanın meratibine göre inceliklere alâkadar olmaması Kur’ân’ın hadd-ü matlaına ve umumu tenvire ma'tuf olan makasıdına uygun da olmaz. Herhalde zâhirîlikte ifrat etmek de bâtınîlik de ifrat etmek kadar muzırdır. (.......) tır. Ve Kur’ân’da tefsîr de vardır, Te'vil de vardır. Şübhe yok ki, kendi fikr-ü hevasına saplanıp da Güneşi inkâra kadar gidenler her şey'i inkâr edebilirler. (.......) de Şems ve nücumu evvel emirde kendi hakîkî ma'nalarıyle anlamağa mani' olacak aklî ve naklî hiç bir karîne olmadığı için bunlara zâhir ve hakîkati vechile inanmak lâzımdır. Bunu kaydettikten sonra tekvîr ve inkidarın sureti vukuuna nazaran ma'nalarındaki hakîkî ve mecazî ihtimalleri mülâhaza etmek bu îmana münafî olmıyacağı gibi aynî zamanda Şems ve nücumdan mecaz ihtimali üzerine daha umumî bir ma'na ve işaret mülâhaza etmek de o îmana münafî olmaz.

Netekim (.......) de Kurtubî kelâmın isti'are ve temsîl üzerine olduğu söylemekle bunun beyana münafi bir remizden ıbaret olduğunu iddia etmiştir denilemiyeceği gibi henüz tafsîlâtı idrâk olunamıyan bu âyetlerin daha ba'zı elfazında mecaz ve isti'are ihtimallerini düşünerek o vakı'atı bir dereceye kadar tasavvura çalışmak da Kur’ân’ın arabiyyi mübîn bir lisan ile nâzil olmasına sırf bir remzîlik ve hurufîlik, bir sembolizm ve (.......) mısdakınca zeyğ-u fitneden ibaret olan bâtınîlik tesettürü demek değildir. Bil'akis Kıyameti kübrâ vukuatını Kıyameti suğra vukuatiyle ezhana takrîb ederek îmanı takviyeye çalışmaktır. Netekim Nizamüddini nisaburî Garaibülkur'an ve regaibülfurkan nam tefsirinde bu âyetleri zâhiri vechile usul dairesinde tefsîr ettikten sonra ehli te'vilin zikri geçen kavillerini de şöyle kaydetmiştir: ehli te'vil dediler ki, bu ahvali Kıyameti suğrâ hakkında da i'tibar etmek mümkindir. Kıyameti suğrâ ise mevt halidir.

O halde Şemis nefsi nâtıkadır. Tekviri, onun teallukunun kesilmesidir. İnkidarı nücum kuvvelerin tesâkutudur. Tesyîri cibal a'zai reîsenin fiillerinden in'izalidir. İşâr, bedendir. O vakıt emri ihmal olunur. Haşrı vuhûş şahs üzerinde behîmî ve sebü'î ef'al netaicinin zuhurudur. Tescîri bihâr, evhamı bâtılenin ve boş emellerin tükenmesidir. Çünkü o evham ve emânî öyle bir deryadırki onun ihtiyarî veya ıztırarî mevtten başka sâhili yoktur. Tezvîci nüfus her melekenin kendi cinsine: zulmetin zulmete, nurun nura inzımamıdır. Mev'ûde, mükellefin mahulika lehinin gayride zayi' ettiği kuvvedir. Üstazlarımdan olan ba'zı muhakkikînden o, hatıra sünuh edip de kitabet ile kaydedilmiyerek gâib olmuş olan her meseledir diye de işittim. Sema da Semâ'i evrahtır bâkîsi zâhirdir.

Demek oluyorki bu te'villeri söylıyen ehli te'vilin muradları bu âyetlerin esas i'tibariyle Kıyameti kübrâ hakkında olduğunu nefy ü inkâr değil, onunla beraber (.......) müeddâsınca bunlardan kıyameti suğrâ olan ve herkesin göreceği muhakkak bulunan mevt ahvali hakkında da ıbret alacak ma'nalar anlamak mümkin olduğunu dahi göstermektir. Bunun ise îman ve akaide zararı değil, menfeati vardır. Bu i'tibar ile yalnız (.......) muktezasınca Kıyameti suğrâ olan ferdin ölümü değil, Kıyameti vustâ demek olan bir ümmetin ölümü hakkında da bu ma'naları ve hâdiseleri mülâhaza etmek çok ibretlidir, bunların hepsinde (.......) den bir intibah hıssası vardır. Çünkü onlar da büyük Kıyametin bir geçidi ve bir nümunesidir. Fakat hiç unutmamak lâzım gelir ki, hepsinin tamamı Kıyameti kübradadır. Ve bu âyetler, asıl onun hakkındadır. Bütün hakk-u hakîkatin inkişafı, o ebedî Cennet ve Cehennemin öne konduğu o faslı kaza hengâmındadır ki, her nefis ne ihzar etmiş olduğunu hakkal'yakîn o vakıt bilecektir.

Şimdi meadın bu dehşetli hakîkatleri böyle haber verildikten sonra bu haberlerin hakkıyyetini te'yid ve te'kid ile bu ahbarın hikmet ve fâidesini de beyan için bunları haber veren Resulün şanını, risaletin kuvvetini ve Kur’ân’ın mahiyyetini tefhim ve takrir zımnında kasem ile buyuruluyor ki,

14 ﴿