30Gir Cennetime (.......) ve gir Cennetime - onlarla beraber. Müfessirînin beyan ettiği diğer bir ma'na ile: Mükarrebîn sırasına dizil ve onların nurlariyle parla. Zira kudsî temiz ruhlar: Nüfusi zekiyye karşılıklı aynalar (merayayı mütekabile) gibi mütekabilen birbirine in'ıkâs ettikçe nurları artar. Diğer bir ma'na ile: Cesedlere gir, onlarla birlikte dâri sevaba gir. Yukarılarda da geçtiği üzere Nefs, bir şeyin kendisi denilen zat ve hakikatidir. Netekim «o binefsihi kaim» denilir. Bizatihî, ya'ni kendi kendine duruyor demektir. İnsanın nefsi de ben dediği zat ve hakikati, kendisidir ki, kendisine muhtelif şüunâtı içinde vahdetle bir şuuru, duygusu vardır. Bu ıtibar ile biri duyan: Şair, biri de duyulan meş'ur olmak üzere iki haysiyyeti haizdir. Nefsin hakikati bu iki haysiyyetin vahdet ve ıntıbakı noktasındadır. Bununla beraber uyku, gaflet, baygınlık. Ölüm hallerinde olduğu gibi yekdiğerinden ayrılan bu haysiyyetlerden her biri itibariyle dahi mülâhaza olunur da ba'zan yalnız hassasiyyet ba'zan mücerred temyiz ve idrâk ile irade mebdei olarak kendisiyle gayrisini şuur ile temyiz veya tevhîd eden ruha dahi nefs ıtlak edilir ki, nefsi hassase veya şehevâniyye, nefsi derrâke veya natıka denilmesi bundandır. Bu ma'naca nefse lisanımızda can ta'bir olunur. Duyan insan ile duyulan insan arasına hail girebildiği, ya'ni insanın şuuriyle meş'uru her zaman muntabık olmayıp ayrılabildiği de meczum ve muhakkaktır. Demek ki, insanın nefsine ıntıbakı, ciheti vahdeti kendisinde değil, kendisinin fevkında bir hakikattedir ki, o insanın ve her şeyin rabbi olan Allahü teâlâdır. (.......) buyurulduğu üzere Allahü teâlâ kişi ile kalbinin arasında hail olur. Ve onun için insanlar hep ona haşr olunur, ona toplanır (.......) mısdakınca ruh, emri rabb olduğu gibi (.......) buyurulduğu üzere insanın ruhu, şuuru kendinden ayrıldığı ölüm ve uyku sırasında nefisleri kabzeden Allahtır. Onun için insan kendinden geçtiği zaman kendini kendinde duymaz olmakla yok olup gitmiş değil, ruhu ve bütün hakikati ile dönüp Allah’a rücu' etmiştir. O vakıt artık insan kendisini kendinde değil, ancak rabbinin huzurundaki bütün hakikatiyle doyacak, ona göre ya muazzeb veya radıye ve merdıyye hoşnud olacaktır. Artık ebedî ve na mütenahi olan bu azâb veya hoşnudluğa nazaran şübhe yok ki, bir kaç günlük Dünya azâb ve lezzetleri hiçtir. Hasılı insanın nefsi, şâir ve meş'ur her iki hasiyyetle ben dediği zat hakikatidir. Yalnız idraki haysiyyetiyle ruha da ıtlak edilir. Onun için burada çokları zat ma'nasına ba'zıları da ruh ma'nasına telâkkî etmişlerdir. Şu halde nefsi mutmeinne, itmi'nâne irmiş zat veya ruh demek olur. Razî der ki, İtminan, istıkrar ve sebattır. Bu ıstikrarın keyfiyyetinde de bir kaç vecih vardır. BİRİNCİSİ, hiç bir şübhe ile bulanmıyacak vechile hakka yekiyn, zevkına irmektir. Netekim (.......) kavlinden murad budur. İKİNCİSİ, (.......) medlûlünce havf-ü hüzünden sarsılmıyacak vechile emniyyet hasıl etmektir. Bu hassa ise ölüm sırasında ve ba's sırasında ve Cennete dühul sırasında (.......) hıtabı işidilmekle olur. ÜÇÜNCÜSÜ, Kur’ân ve bürhan mutabıktırlar ki, bu itminan ancak zikrullah ile olur. Kur’ân (.......) diyor. Bürhanda iki vechiledir: Birisi kuvvei âkıle esbab ve müsebbebât silsilesinde terakkî ettikçe lizatihi mümkin olan herhangi bir sebeble vasıl olsa akıl ona diğer bir sebeb taleb eder. Onunla durup kalmaz, mütemâdiyen her şeyden daha a'lâsına intikal eder. Bu terakkîde ta bütün hacetlerin kesildiği ve bütün zarûretlerin müntehî olduğu vücudu kendinden, lizatihi vacibülvücuda müntehî oluncıya kadar gider. Onun önünde hacet durduğu için akıl da durur ve ona ıtminan hasıl eder. Kuvvei âkıle mümkinattan herhangi bir şeye nazar ve iltifat etmiş ise onda istıkrarı muhaldir. Vacibülvücudun celâline nazar edip hepsinin ondan olduğunu bildiği zaman da ondan intikal etmesi muhaldir. Demek ki, ıtminan ancak vacibülvücudu zikr ile hasıl olur. Bir de abdin ihtiyacâtı gayri mütenahîdir. Allah’ın imdadı olmadıkça da mâsıvanın hepsinin bekası, kuvveti mütenahîdir. Gayri mütenahî ise mütehanî ile telâfi olunamaz. Onun için abdin nihayetsiz olan haceti mukabilinde Allah’ın nihâyetsiz olan kemali lâzımdır ki, istıkrar hasıl olabilsin, o halde sâbit olur ki, her kim ma'rifetullahı Allah’ın gayri bir şey için ıhtiyar ederse o mutmein değildir. Onun nefsi nefsi mutmeinne değildir. Onun nefsi nefsi mutmein değildir. Amma her kim ma'rifetullahı onun gayri bir şey için olmıyarak ıhtıyar ederse işte o nefsi mutmeinnedir. Böyle olan her kimsenin ise ünsü üns billâh, şevkı şevk ilellah, bekası beka billâh, kelâmı maallahtır. Onun için o kimse Dünyadan müfarekatı sırasında lâ cerem (.......) hıtabiyle muhatab olur. Bu öyle bir kelâmdır ki, bundan insan ancak ilâhî kuvvei fikriyye de yâhud tecrid ve tefridde kemale yettiği zaman istifade eder (.......) Demek ki, nefsi mutmeinne haddi zatinde istıkrarı olmayan ve kendileri ihtiyactan âzâde bulunmıyan esbab ve müsebbebat silsilelerinden geçip bizzat müessir olan mebdei a'lâyı ma'rifete yükselerek onu tanımak gayesinde karar kılan ve vücudunda ve sair şüununda onun gayrisinden müstağni olarak ona ancak onun için tevhîd ve ıhlâs ile mutı' ve münkad olan nefs demektir ki, bu ta'rifin hasılı (.......) mazmunu üzere Allah için islâm ve ihsan ile havf-ü hüzünden halâsa iykanı (.......) mazmunu üzere nefsini yalnız rızaullahı talebe bağlıyarak tabiatı hayvaniyyeden nefsi emmare tekazasından, nefsi levvame melâmetinden, mâsıvaya esaret kaydlarından kurtarıp ilâhî ahlâk ile tehalluk ederek Allah yolunda mal ve caniyle yetişebildiği hayrı yapacak hakikî hurriyyeti kazanmak kararıdır. Netekim bundan sonraki Sûrede (.......) ile bu ma'na tasrih edilmiştir. Hakka itmi'nan ile mü'min, hiç bir şekk-ü vehim çalkalamıyacak vechile yekıyn serinliğine irmiş nefis, yâhud hiç bir havf-ü hüzün sarsmıyacak nefsi âmine diye ta'rif de onun birer ifadesidir. İbn-i Cerîrin nakline göre İbn-i Abbastan: Nefsi mutmeinne, musadıka. Katadeden: Allah’ın va'dine mutmein, kavlini musaddık. Mücahidden: Allah, rabbi olduğunu musaddık mûkın ve her yaptığı işte onun emrine müslim ve münkad. Diğer bir ifade ile: Allah rabbi olduğuna îykan etmiş, gönlünü ancak ona vermiş, kalbi onun emriyle çarpar, nefsi münîbe ve muhbite. Diğer bir ifade ile: Likaüllahe îykan etmiş, gönlü onunla çarpar (.......) diye merviy olan tefsirler de (.......) gibi âyetler mazmunlarına dahi işaret ederek yekdiğerini mütemmim olan ta'riflerdir. Sofiyyenin de nefsin meratibi ve makamatı ve ahvali üzerinde uzun sözleri vardır. Hattâ bütün tesavvuf (.......) düsturiyle onun üzerinde dolaşır. Ez cümle nefsi şu meratib üzere tasnif ederler: Nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mutmeinne, nefsi radıye, nefsi mardıye, nefsi mülheme, nefsi zekiyye. (.......) Cehûl ve zalûm olan nefsi emmarenin cehalet ve hubbi Dünya ile zulm-ü kibir ve sefahete ve cah-ü male meyil ve hırs gibi tabiatı şehavaniyye ve cismaniyyesini beyan ettiği gibi sonunda (.......) ile de kendini levm eden nefsi levvame tabiatı ve fakat bu levmin zamanı geçmiş olduğundan dolayı fâidesi olmayıp hukmü ebedî azâb ve vesâkta kalmak olduğu anlatılmakla nefsi emmare ve nefsi levvame hukümleri gösterilmiş, sonra da vaktıyle hakkı anlayıp o mertebelerden irtika etmiş olan nefsi mutmeinnenin hukmü anlatılmıştır. Nefsi mutmeinneye bu hıtab ne zamandır? Bunda üç kavil vardır: Ölüm zamanında olması, ba's zamanında olması, hisabın tamamında olmasıdır. Kelâmın gelişine nazaran en zâhiri de bu denilmiştir. Çünkü siyak bunun da (.......) denilen günde ve ona mukabil olarak söylenmesinde zâhirdir. Bu surette rücuun ma'nası hisab görülen mevkiften Allahü teâlânın ınayet ve ikramiyle emir buyurduğu mahalle demektir. Yâhud hisab neticesine ihtimam ve amellerin kabul olunup olunmıyacağı endişesi ile meşgul olan kalbin tahliyesiyle yine evvelki gibi masıvaya iltifattan kat'ı nazar ederek tamamiyle rabbına dün onu mülâhaza ile meşgul ol demek de olabilir. Zira nefsi mutmeinnenin şanından birisi de rabbinin huzurunda hisab verileceğine ıtmi'nan ile îman etmiş olduğundan dolayı hisaba ehemmiyyet vermek, amellerinin kabul ve rızaya mukarın olup olmadığını düşünmektir. Gerek bilâ hisab velâ suâl geçecek olsun gerekse hisabi yesîr ile geçecek olsun amellerinin hisabının tamam oldugu tebliğ edilirken ona böyle haydi hisab ve suâl endişesinden tamamiyle sıyrıl da rabbine dön denilmesi büyük bir tatyib ve tebşir olduğu şübhesizdir. O halde «râdıye» seni bu ebedî naîme irdiren rabbınden razı ve hoşnud,» mardıyye» de rabbın ındinde merzî ve makbul, ya'ni selîm kalbin. Güzel sa'y-ü amelin hasebiyle rabbın da senden razıy olarak, seni en büyük fevz olan rızasına, rıdvanına iriştirmek üzere dön demektir. (.......) fâ', tefsiriyye olarak rücuu beyandır. Ikrime ve dahhâkten rivayet olunduğuna göre bu hıtab ile (.......) emri ba's sırasındadır. Ya'ni ey mevt ile sükûna irmiş olan nefsi mutmeinne: Rabbin ve yegâne merciin olan Allahü teâlânın huzuruna radıye ve mardıyye olarak dön de ebedî hayata ir, demek olur. Bu surette nefse ruh deyenler (.......) de dühulü ruhların ayrılmış oldukları cesedlere dühul ile tefsîr etmişlerdir. Ve bunun İbn-i Abbastan ve İbn-i Cübeyrden merviy olduğunu da söylemişlerdir. (.......) de birlikte dâri sevab olan Cennete dühuldür. İbn-i Zeyd ve daha bir çokları da bu hıtabın mevt sırasında söyleneceğine kail olmuşlardır. Abd İbn-i Humeyd ve İbn-i Cerîr ve İbn-i Ebî Hâtim ve İbn-i Merduye ve Hılyede Ebû Nüaym İbn-i Cübeyrden rivayet etmişlerdir ki, Peygamber sallâllahü aleyhi vessellem Hazretlerinin yanında (.......) okunmuştu. Ebû Bekir radıyallahü anh «bu hakikaten güzel» dedi. Resûlullah sallâllahü aleyhi vessellem de (.......) haberin olsun ki, Melek sana onu ölümün sırasında söyliyecektir» buyurdu. Hakîmi Tirmizî de bunun gibi Nevadirül'usulde Sâbit ibin Aclân tarikıyle Selîm İbn-i Âmirden, Hazret-i Sıddîk radıyallahü anhten rivayet eylemiştir. Bu surette nefs, ruh ma'nasına olup rücuu ruhun bedenden iftirakıyle rabbine doğru râdıyeten mardıyye gitmesidir. Fâ', ta'kıybiyye olarak bilâ terahî âlemi ervahta mukarrebîn silkine dühul veya sonra ba's ile salihîn zümresine, dühul, (.......) onlarla beraber cennete dühul demek olur. İbn-i Cerîr ve İbn-i münzir ve İbn-i Ebî Hâtim, Ebî Salihten rivayet etmişler ki, Bu âyette (.......) ındelmevttir. Rabbına rücuu Dünyadan hurucudur. Kıyamet günü olunca da ona (.......) denecektir demiştir. Bu ma'na zâhir gibi görünse de yukarıda ıhtar olunduğu üzere (.......) siyakına nazaran bu hıtabın da o güne âid olması ıktiza edeceğinden ba'delba's hisabın temamında söylenmesi azher görülmektedir. Şu halde bu eserlerin bu siyaka tevfiykı (.......) medlûlünce mevt gününün Kıyamet gününe mülhak olması haysiyyetiyle o günün hukmü ölümden itibar edilmek, yâhud bu emirlerin sonuncusu olan (.......) emri o güne âid olduğu için her biri değil de mecmuu itibariyle o siyakta iyrad edilmiş bulunduğunu kabul eylemek suretiyle kabil olur. Bir de denilmiştir ki, Bu hıtab üç mevtında söylenecektir. Zira İbn-i Münzir ve İbn-i Ebî Hâtim, Zeyd İbn-i Eslemden rivayet etmişler: Demiş ki, bu âyette nefsi mutmeinne: Ölüm sırasında ve ba's sırasında ve cem'i' günü Cennet ile tebşir olunmuştur. Bu rivayet zikr olunan vücuhun hepsine muntabık olur. Bütün bu tafsîlât söylendiği gibi âyet ma kabli karînesile (.......) mealinde kavil takdiriyle ihbar ma'nasında olduğuna göredir ki, Cümhurun muhtarı budur. Buna göre bu hıtabın ve emirlerin teşrii değil, tekvini olması iktiza eder. Halbuki ihbarâtı sabıkadan sonra Sûrenin hâtimesi olmak üzere bu hıtabın tarafı ilâhîden teşriî surette doğrudan doğru inşaî bir hıtab olması da pek melhuzdur. Ve atıfsız olarak fasl ile iyrad edilmesi de yalnız ma kabline mübayenetinden dolayı değil, bunun nüfusı mütmeinne tarafından re'sen ve bilhassa istimaı maksud olduğuna tenbih için olur. Bundan dolayı bir kısım müfessirîn de bunun nefsi mutmeinneye Dünyada da her zaman için hıtab olduğuna kail olmuştur. Bu bize daha vâzıh ve daha fâideli görülmektedir. Bu surette rücu' ile emir rücuı iradî olarak her işte ve bütün umurunda radiye olmak kaydiyle Allahü teâlâya ve emr-ü takdirine rücu' ile emirdir. Gerçi verilen tafsîlâta göre nefsi mutmeinne mefhumunda bu rücu' dahil ise de serrâ ve darrâda kaza ve kadere husni rıza ve bu suretle bu imtihan ve ibtilâ âleminin müşkilâtını ıktiham nefsi emmare ve nefsi levvame tabiatına muvafık olmadığı gibi nefsi mutmeinne tabiatı için dahi kolay olmayıp bu mertebe nefsi mutmeinnenin kemali mertebesi olan nefsi radıye hasleti olduğu ve ındallah merdiy olmak da buna mütevakkıf bulunduğu cihetle radıye merdıyye kayidlariyle tasrihan emr olunmuştur. Bu surette fâ, sebebiyye olarak (.......) Dünyada rızaullaha muvafık a'mali salihayı çoğaltarak üzerlerinde Şeytanın sultası olmıyan halis muhlis ıbadullah zümresine dahil olmağa çalışarak Dünyada ve Âhırette o zümreye dahil olmak (.......) de Âhırette onlarla beraber Cennete dahil olmak ile emr olmuş ve bu vechile mütmeinnenin yine balâda beyan olunan vücuh ile Âhıretteki husni âkıbeti dahi bir netice olmak üzere iş'ar edilmiş olur. Ve işte böyle bir nefsi mutmeinne ile geçirilecek olan Dünya ömrü Iydi adhaya tekaddüm eden bir leyâli aşr ve halis ıbadı salihîn zümresi içinde Cennete dühul lâhzası da o gecelerin bürüyüp geçtiği en büyük bir Iydi seadetin fecri sadıkıdır. Yarab, bu satırları acz-ü taksîr içinde sahîfei ömrüne yazmağa çalışan bu abdi hakîri ve bunları hüsni nazarla okuyup ona hayîr hah olanları öyle bir nefsi mütmeinne ile razı ve merzî olarak sana rücu' edip Cennetinle cemaline iren halis kulların zümresine ilhak eyle. (.......) "Allah'ım! Senden, sana kavuşacağına inanan, senin kazana razı olan ve senin lütfettiğine kanaat eden bir nefs-i mutmainne istiyorum". |
﴾ 30 ﴿