8

Sonra kasem olsun o gün o naîmden muhakkak sorulacaksınız

(.......) sonra vallahi o gün o naîmden muhakkak sorulacaksınız -

NAÎM, kendisiyle telezzüz olunan her türlü ni'mete şamildir. Hayat, sıhhat ve afiyet ve hattâ içilen bir yudum tatlı, soğuk su dahi bunda dahildir. Sözün gelişine nazaran hitab, tekâsür kendilerini lehv ile oyalamış olanlara, o na'îmden murad da öyle lehv-ü gafletle, telezzüz ve tena'um edilerek dînden veya dînin vezaif ve tekâlîfinden işgal eyliyen ni'metler olmak zâhir görünür. Bu surette suâlden, sorgudan murad da o gün elden

gidecek olan o ni'metleri başa kakmak, anların acılarını, azâblarını çektirmektir. Onun için Keşşafta derki: insanın mes'ul ve muateb olacağı naîm nedir? Çünkü ni'meti olmıyan kimse yoktur? Dersen, derimki: o bütün himmeti lezzetlerini istîfaya masruf olan, ancak hoş yemek ve yumuşak giyinmek ve vakıtlarını lehv-ü tarable geçirmek için yaşıyan, ılm-ü amele lâyık oldukları ehemmiyeti vermiyen kimselerin ni'metleridir. Ammâ Allahü teâlânın sırf kulları için halk buyurduğu ni'meti ve rızıkları ile müstefid olup onlarla ılim tahsîline ve mucebince güzel ameller yapmağa duruşmak için kuvvet alan ve şükrünü edaya çalışan kimseler ondan vârestedir. Resuli ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Hazretleri rivayet olunduğu üzere ashabiyle bir hurma yiyip üzerine su içtiklerinde (.......) diye hamdededer buna işaret buyurmuştur (.......) Bunda dînden büsbütün gaflet eden kâfirler dâhil olduğu gibi tekâlîfi dîniyyeden gaflet eden fâsık mü'minler de dâhil olur.

Ya'ni bunlar hep o naîmden mes'ul olacaklardır, şükrünü bilen salih mü'minler değil. Beyzavî bunu şöyle hulâsa etmiştir: naîm, ya'ni o sizi ilhâ eden naîm demektir. Hitab, Dünyası dîninden ilha eyliyen her kimseye naîm de onu işgal eyliyene mahsustur. Çünkü karîne ve (.......) gibi birçok nusus ona delâlet eder. Maamafih ikisi de ammdır «herkes şükründen mes'ul olacaktır» da denilmiş, Âyet küffâra mahsusdur da denilmiş (.......) Filvakı' Hasen ve Mukatilden ve İbn-i abbastan merviy olarak ba'zı müfessirîn bu Sûredeki hıtabların kâfirlere, binaenaleyh bu âyetteki suâlin de mücazat suâli olarak onlara mahsus olduğuna kail olmuşlar (.......) buyurulmuş olmasiyle de istidlâl eylemişlerdir. Fakat bundan murad küfranı ni'met olduğuna göre evvelki ma'naya müsavî olur. Diğer bir kısım müfessirîn de Sûrenin

âhirindeki bu hıtabın gerek kâfir, gerek mü'min, gerek fâsık, gerek salih umum insanlara aid bir hıtab, naîmin de her ni'mete şamil cinsi naîm olduğuna kail olmuşlardır. Bu surette sualden murad yalnız başa kakmak için tevbîh ve ıkab sorgusu demek olmayıp küfrân veya şükrânı tebeyyün ettiren ve ona göre ya mücazat veya mükâfat ile neticelenecek olan suâl demek olur. Buna bir hayli haberlerle istidlâl eylemişlerdir. Ez cümle: Tirmizînin Abdullah İbn-i Zübeyrden, babasından rivayet ettiği üzere (.......) nâzil olduğu zaman Zübeyr İbn-i avvam radıyallahü anh: Ya Resulallah! Biz hangi naîmden suâl olunacağız! « (.......) = o iki karadan ıbaret: hurma ve su!» Demişti. Resulullah « (.......) = haberiniz olsunki o olacak» buyurdu. Ebû Hureyreden rivayette: nâs Ya Resulallah! Biz hangi naîmden suâl olunacağız? Onlar iki esvedden ıbaret, düşman hazır, kılıclarımız boyunlarımızda! Demişlerdi, Resulullah (.......) buyurdu. Tirmizî evvelkine Hasen ve ikinciden esahh demiştir. Yine Ebû Hüreyreden: Resulullah sallallahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki, kıyamet günü ilk evvel sorulacak -ya'ni abde naîmden sorulacak ilk suâl- ona: biz senin cismine sıhhat vermedikmi? Ve seni soğuk suya kandırmadıkmı? Denilmektir. Tirmizî buna garîb demiştir. Hazret-i Ömerden rivayet olunmuştur: Hangi naîmden sorulacağız Ya Resulallah! Halbuki diyarimizden ve emvalimizden çıkarıldık? Demişti, Resulullah da sizleri sıcaktan ve soğuktan koruyan meskenlerin, ağaçların, çadırların gölgeleri ve sıcak günde soğuk su «buyurmuştur. (.......) ya'ni kendi yolunda emniyyette, bedeni afiyette, gününün azığı yanında olan kimse sanki Dünya tamamiyle ona tahyiz (ve tahsıys) edilmiş, onun

olmuş gibidir.» Hadîsi de ona yakındır. Bir de Resulullah zamanında bir genç müsliman olmuştu, Resulullah ona (.......) Sûresini öğretmişti, sonra da ona bir kadın tezvic etmişti, kadının yanına girip de büyük bir cihaz ve çok bir ni'met görünce ben bunları istemem diyerek çıktı gitti, aleyhissalâtü ves-selâm sebebini suâl edince: sen bana (.......) diye öğretmedin mi? Ben onlardan cevab vermeğe güc yetiremem dedi, diye rivayet olunmuştur. Ve Enesten merviydir ki, bu âyet nâzil olduğu zaman bir muhtac kalkmış, benim üzerimde ni'metten bir şey var mı? demişti, Resulullah: (.......) buyurdu. Bu hususta rivayet olunan haberlerin en şayiı: Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî , İbn-i Mace ve daha diğerlerinin Ebû Hureyreden rivayet ettikleri şu hadîstir: bir gün Hazret-i Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem çıkmıştı, Ebû Bekir, Ömer radıyallahü anhümaya rast geldi, bu saatte sizi evlerinizden çıkaran nedir? Buyurdu, açlık ya Resulallah! dediler, nefsim yedi kudretinde olan zati a'lâya kasem ederim ki, beni de sizi çıkaran çıkardı, öyle ise kalkın buyurdu, maıyyetinde kalktılar, Ensardan bir zatın evine gittiler, vardılar ki, o, evinde yok, zevcesi; buyurun merhaba, dedi, Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem: fülân nerede? Buyurdu, bize iyi su almağa gitti dedi, derken Ensarî geldi, Peygamberi ve iki musahibini görünce (.......) bu gün benden daha kerîm misafirli kimse yok dedi, hemen gitti bir ( ÇˆÖ ) hurma dalı getirdi, büsrü de temri de vardı, bundan buyuradurun dedi ve kendisi bıçağı aldı, Resulâllah sakın sağılır kesme buyurdu, o hemen onlar için bir koyun kesti, o koyundan ve o hurmadan yediler ve su içtiler, vaktâki doydular ve kandılar, Resulullah sallâllahü aleyhi ve sellem Ebû Bekir ile Ömere buyurdu ki, nefsim yedi kudretinde olan Allah’a kasem ederim ki, Kıyamet günü bu naîmden sorulacaksınız (.......) İbn-i Hıbbanın ve İbn-i Merdûyenin İbn-i Abbastan rivayetlerinde

de: Nebî sallâllahü aleyhi ve sellem ve sahibeyni Ebû Eyyubi Ensarî Hazretlerinin menziline gittiler, zevcesi «merhaba Nebiyyallah sallâllahü aleyhi ve sellem ve men meah» dedi, derken Ebû Eyyub geldi bir ızk kesti, Hazret-i Peygamber bunu bizim için neye kestin meyvesinden toplasandı ya! buyurdu, ya Resulallah hem temrinden hem büsründen, hem rutabından tenâvül buyurmanızı arzu ettim dedi, sonra bir uğlak kesti yarısını kebab etti, yarısını pişirdi, huzuri nebevîye getirip koyduğu zaman oğlaktan biraz aldı onu bir yufkaya (reğife) koydu da ya Eba Eyyub! Bunu Fatımaya yetiştir, zîra günlerden beri o böylesini tatmadı buyurdu, Ebû Eyyub da onu Fatıma radıyallahü anhaya yetiştirdi, vaktâki yediler ve doydular, nebiy sallâllahü aleyhi ve sellem ekmek, et, temr, büsr, rutab, buyurdu ve mübarek gözleri yaşardı, nefsim yedi kudretinde olan zati a'lâya kasem ederim ki, işte bu, sorulacağınız naîmdir, Allahü teâlâ (.......) buyurdu, bu işte o Kıyamet günü suâl olunacağınız naîmdir, dedi, Bu, Eshabına ağır geldi, bunun üzerine aleyhissalâtü ves-selâm buyurdu ki, böylesine isabet edip de el sürdüğünüz vakıt (.......) deyin, doyduğunuz vakıt da « (.......) = hamd olsun Allah’a ki, bizi doyurdu ve in'am buyurdu, fadliyle ihsan buyurdu» deyiniz, çünkü bu ona kefaftır (.......) Daha bunlar gibi hadîslerden dolayı bu suâlin mü'min ve kâfire amm olduğuna kail olmuşlarsa da bu son hadîs Keşşafın da ıhtar eylediği vechile şükr edenlerin bu suâlden âzâde olacaklarına delâlet etmektedir. Fakat İmamı Râzî Tefsîri kebirinde demiştir ki, el'hak suâl ni'metlerin, gerek lâbüdd olanlar ve gerek olmıyanlar, hepsinden mü'mine ve kâfire âmm olmaktır. Zira Allahü teâlânın bahş ettiği şeylerin hepsi onu ma'sıyyetine değil tâatına sarf olunmak vâcibdir. O halde suâl de hepsinden vâkı' olur. Bunu rivayet olunan şu hadîsi Nebevî de te'kid eyler: «Kıyamet günü, dört şeyden suâl olunmadıkça

kulun ayakları kımıldamaz: Ömründen onu nede ifnâ etti? Gençliğinden: onu nede çürüttü? Malından: onu nereden kazandı ve neye sarf etti? Ilminden: onunla ne yaptı?» Zirâ aleyhissalâtü ves-selâmın bu zikrettiklerinde her ni'met dahil olur. Bununla beraber Râzî şunuda ıhtar eylemiştir: Lâkin kâfire olan suâl, tevbih suâlidir, çünkü o, şükrü terk etmiştir. Mü'mine olan suâl, teşrif suâlidir, çünkü şükür ve itaat etmiştir (.......) Bunun hasılı burada mes'uliyyetin ma'nası her ni'metin sui isti'maline: mahalline sarf olunup olunmadığına göre sevab veya ıkab terettüb etmesi ma'nâsına mükellefiyyetin hukmü olan mes'uliyyet demek olur. Bu mes'uliyyet ise gerek kâfir, gerek mü'min her mükellef için şübhesizdir. Vazîfesini iyfa etmeyip ni'meti sui isti'mal eden ıkab için taltif için mes'uldür, hiç biri ihmal edilecek değildir. Ve şübhe yok ki, ni'met ne kadar çok olursa vazîfesi de o nisbette çok ve zor, mes'uliyyeti de o nisbette büyük ve ağır olur. Onun için burada tekâsürün ilhâsi mevzuı bahs olmuştur. Onun için Resulullah ve Eshabı maışetlerinde ümmetin en fakırleriyle hemhal olarak tekasürden son derecede ıhtiraz buyurmuşlardır. Yukarılarda da ma'lum olduğu üzere Hazret-i Peygamber ve Hazret-i Ebi Bekir fakrı ıztırarî ile fakır değillerdi, zikr olunan o açlık halleri bütün ellerindekini Allah için ümmetin ıhtiyacatına sarf etmekten mahzuz oldukları fakri ıhtiyarî ile kerem ve sabır halleri idi, Sûre-i İsradaki (.......) âyeti de bu gibi sebeblerle ıktisadı tavsıye ederek nâzil olmuştu. Şu halde mükellefiyyetin bir lâzımı demek olan mes'uliyyet yalnız kâfirlere mahsus olamaz, elbette mü'minlere dahi amm-u şamildir. Bununla beraber Râzînin pek mutlak olan ta'miminde de bir kaç noktadan işkâl vardır.

EVVELÂ; (.......) mucebince zaruret hallerinde (.......), merfu' olduğundan dolayı zaruret mıkdarında

mes'uliyyet, mürtefi' demektir. O halde ıztırar derecesi suâl ve hisabtan istisnâ veya tahsıys edilmek ıktiza eder. Netekim Zevâidi zühdde Abdullah İbn-i İmam Ahmedin ve Deylemînin Hasenden tahric eyledikleri şu hadîs de buna delâlet eyler: Resulullah sallâllahü aleyhi ve sellem buyurduki: demiş: (.......) üç şey, kul onlarla muhasebe edilmez: gölgeleneceği bir hus (bir çatı) gölgesi ve belini sağaltacağı bir ekmek kırığı ve avretini örteceği bir sevb (.......) Bu suretle Râzînin ni'meti ıtlâkı üzere «mâlâbüdde minhü» den ta'mîmi cayi nazardır.

SANİYEN, asıl korkulacak mes'ele tevbîh ve ıkab suâlidir, bunu ise Râzî kâfirlere hasr etmiş olmakla ta'mîm etmiş değil, hıtab, kâfirleredir diyenlere iştirâk etmiş oluyor.

SALİSEN, tevbihın sebebini izah ederken şükrü terk ve teşrifin sebebini şükür ve tâat ile ta'lil ediyor, halbuki şükür ve tâat eden mü'mini kâmildir. Fâsık mü'min olmakla beraber tâatsizlik etmiş, lehv-ü tekâsüre kapılmıştır. O halde tevbîh suâli de yalnız kafirlere mahsus olmayıp fâsıklere, asîlere de şamil olmak lâzım gelir. Mükellefiyyetin lâzımı olan mes'uliyyet de bunu iycab eder. Şu halde mes'eleyi Keşşafın izah ve Beyzavînin telhıs ettiği vechile bu âyette suâli tevbîh ve mücazat suâline, hıtabı gerek kâfir gerek mü'min tekâsür kendilerini ilhâ edenlere, ta'mîmi de lâmı ahd ile ilhâ eden naîme tahsıys ederek anlamak en doğru tefsîrdir. Netekim bundan sonraki Asır Sûresindeki (.......) istisnasiyle bu ma'nâ temamen beyan ve tavzıh olunmuştur.

8 ﴿